<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hicretim &#124; serdengecti.org &#124; SG WeB GruP</title>
	<atom:link href="http://www.hicretim.com/index.php/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hicretim.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Dec 2010 14:04:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.2</generator>
		<item>
		<title>Burkuntu Ve Hicret</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/burkuntu-ve-hicret/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/burkuntu-ve-hicret/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 18:21:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=129</guid>
		<description><![CDATA[Harun Yüksel Anıların gözyaşında billurlaşmasını yaşadım. Ayrılıkların binlerce türküde motif oluşunu düşledim, sırrına erdim. Dostluk ve kardeşliğin kemale ermiş misaline şahit oldum. Dostlarımdan ayrıldım ve peşi sıra özlemi tattım, henüz saat bile geçmeden üzerinden. Yaban ellere uğurlarken kardeşlerimi gözyaşlarımı da yüreğime akıttım. Hicretin manası doldu ruhuma ve teselli buldum. Peygamber mesleğinin değişmeyen mesaisi. Sevda çağlayanlarının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Harun Yüksel </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anıların gözyaşında billurlaşmasını yaşadım. Ayrılıkların binlerce türküde motif oluşunu düşledim, sırrına erdim. Dostluk ve kardeşliğin kemale ermiş misaline şahit oldum. Dostlarımdan ayrıldım ve peşi sıra özlemi tattım, henüz saat bile geçmeden üzerinden. Yaban ellere uğurlarken kardeşlerimi gözyaşlarımı da yüreğime akıttım. Hicretin manası doldu ruhuma ve teselli buldum.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamber mesleğinin değişmeyen mesaisi. Sevda çağlayanlarının istikamet yörüngesi. Destansı davaların sabit kafiyesi. Hak erlerinin ‘ettekrarü ahsen’i (tekrar etmek çok güzeldir). Ve fani hayatın acılarına katılan bir başka hicran sesi. Hicret.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sen&#8230; Ne zaman kalksa ellerim semaya, adın gelir dilime, dudağıma. Başlarım mazi imbiğinden tel tel hayaller çekip çıkarmaya. Hüzünlenirim sonra. Neden geç kaldın sanki? Daha erken olsaydı tanışmamız&#8230; Ama hayır, geç kalan sen değildin. Suçun yok bilmelisin. Suçlu benim. Geç kalan benim. Günah dehlizlerinde daha fazla kalmana sebep ben. Seni gurbete saldım, hazır değildin. Ama seni büyük yere emanet ettim. İçi yanan benim. Seni düşünürken şeytan tuzaklarını hatırlayan ve hüzün ipini boynuna geçiren benim. Hicran rüzgarı aldı ve attı seni. Ufka bakan benim. Sen taşıdığın peygamber isminle onun gibi yaşayacaksın; peygamber türküleri dolaşacak dudaklarında. Gül rengi günler tüllenecek hatıralarında. Ağlayacaksın doyasıya. Keşke sana hicret sevabını da anlatabilseydik. Ne kadar geç karşılaştık, ne kadar az şey anlatabildik.Rabbim sana yar olsun.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ve sen&#8230; Dost’un destanlaştırdığı yiğitlerden olmaya namzet. Bataklıkta dört yıl kalıp da solmayan çiçek. Cemal-i pakine baktıkça gül çağının bülbülleri geldi gözlerinin önüne. Zamandan demir almanın günü geldiğinde ikimiz de başkaydık. Seni uğurlarken gönlümün limanından meçhule bir gemi daha kalkmıştı. Ama bu kez mendilimi daha uzun salladım. Endişem rahat olmama maniydi. Dava ocağında yeterince pişmemiştin sen de, diğer kardeşin gibi. Kusur yine bendeydi. Hakkını helal et, azıcık tanıdığın dava aşkına. Ve bu zincirden kopma, Hak aşkına. Bir zaman ellerimizi çiçeklere bezeyip gidelim mezarlarında gül bekleyen ‘Ruh Mimarlarının’ mezarına. “Onlara şöyle denir:“Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yiyiniz içiniz. (Hakka, 69/24) “ler çınlasın kulaklarımızda. Rabbim sana da yar olsun.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ve sen, ey muhabbet fedaisi kardeşim:Sen de benim gibi hüzünlere ağıt yakmak istemiyorsan elini çabuk tut. Geç kalışların hikayesiyle acı acı hayalleri kurma dünyanda. El uzatılacak canlara geç kalma. Yanma yananlar gibi. Kurtarılmayı bekleyen kelebekleri kurtarıver ateşten. Vur kalp kapılarına açtır tomurcukları. Vebal ödeme ötede. Çek kürekleri sevgi okyanusuna doğru. Göğüsle fırtınaları Allah aşkına. Zaten sahil-i selamet görünmedi mi? Beklemeye sebep ne? Takılıp kalmak niye? İşe dört elle sarılmak vaktidir. Hizmet vaktidir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/burkuntu-ve-hicret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mukaddes Göç: Hicret</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/mukaddes-goc-hicret/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/mukaddes-goc-hicret/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:54:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[Doç. Dr. Muhittin Akgül İnsanlığın varlığıyla başlayıp yine onun varlığıyla kıyamete dek devam edecek olan mukaddes bir yolculuktur hicret. İlk hicreti ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem yapmıştır. Daha sonra da Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa (aleyhimisselâm) gibi insanlık semasının ayları, güneşleri ve yıldızları aynı yolu takip etmiştir. Asıl hicreti ise, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Doç. Dr. Muhittin Akgül</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
İnsanlığın varlığıyla başlayıp yine onun varlığıyla kıyamete dek devam edecek olan mukaddes bir yolculuktur hicret. İlk hicreti ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem yapmıştır. Daha sonra da Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa (aleyhimisselâm) gibi insanlık semasının ayları, güneşleri ve yıldızları aynı yolu takip etmiştir. Asıl hicreti ise, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, insanın doğduğu yeri terk etmesidir. Sevdiğinden, eşinden, dostundan ayrılması veya ayrılma mecburiyetinde bırakılmasıdır. Dünyaya ilk gözünü açtığı, bağında bahçesinde koşup oynadığı, toprağıyla senli-benli olduğu, ayrıldığında burun kemiklerinin sızladığı evinden, köyünden ırak olmasıdır. Hicret, Hak için yola çıkma, elindeki meşaleyi muhtaçlara ulaştırma ve karanlıktakileri aydınlık iklimlere erdirme yolculuğudur. Zâlimlerin baskılarından dolayı Rabb’ine kulluğu ifa edemeyenin, bütün ibadetlerini içinden gele gele ve hür bir şekilde yapabilmesi için yer değiştirmesidir hicret. Ve asıl hicret, menhiyattan, fuhşiyattan, kısacası Kur’ân’ın ve Resûlullah’ın (s.a.s.) yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Asıl hicreti, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.” dedik. Evet, öyledir: Kâinat umumen bir karanlık içindeydi. Uzun zamandan beri semada bir nur ve parıltı müşahede edilmemişti. Güneş, ay, yıldızlar, insanlar vs. vardı ama, bunların varlık sebebi bilinmemekteydi ve her şey âdeta bir kaosta yüzüp gitmekteydi. Günler, aylar, seneler gelip geçiyor ama, zamanın yiyip bitirdiği varlıklar ne oluyor? Hangi durumlarla karşılaşacağız? Dünyaya neden geldik? Nereye gidiyoruz? şeklindeki bir sürü soruya cevap bulunamıyordu. Bu minval üzereyken Kudret-i Sonsuz, semamızda Hz. Muhammed (s.a.s.)’i tulû’ ettirdi. Çocukluk, gençlik dönemi derken peygamberlikle vazifelendirildi. Fakat her zaman olduğu gibi yine inanan insanlara bir sürü itirazlar, karşı koymalar, zulümler, sürgünler, boykotlar yapıldı. Bu kutlu insanın arkasında saf bağlayan bir avuç mü’mine karşı akla hayale gelmeyen işkenceler yapıldı. Aç-susuz bırakıldılar, kavurucu çölün sıcağında kızgın taşların altına yatırıldılar, kaynayan kazanlara atıldılar.. ama bu hasbî insanları bir türlü dâvalarından vazgeçiremediler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Resûlü (s.a.s.), bütün bu manzaralar karşısında burkuntu üstüne burkuntu duyuyor ve gözyaşları döküyor, ama henüz karşı koyacak durumda değildi, karşı koyma izni yoktu; bu sebeple sabrediyordu, aktif sabır içinde bekliyordu. Bir süre sonra, arkadaşları içinde en zayıf ve işkencelere en çok maruz olanları, Habeşistan’a göndermişti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çevreden her sene Ka’be’yi ziyarete gelenler oluyordu. Allah Resûlü bu gelmeleri fırsat biliyor, gizli gizli insanlarla görüşmeler yapıyor ve henüz yeni olan İslâm Dini’ni onlara da anlatmaya çalışıyordu. Bir defasında Medine’den gelen birkaç insanla görüştü. Bunlar Es’âd b. Zürare, Avf b. Hâris, Râfi b. Mâlik, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir ve Hâris b. Abdullah’tı. Bu kutlu insanlar, ertesi yıl 12 kişi olarak Akabe denen yerde Allah Resûlü’yle (s.a.s.) gizlice bir araya geldiler. Resûlullah (s.a.s.) onlardan Allah’a şirk koşmama, zina ve hırsızlık yapmama, çocukları öldürmeme, masum insanlara iftira atmama, Peygamber’e karşı gelmeme gibi hususlarda söz aldı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İşte bu kişiler Medine’nin ilkleri olan ve başlarında Esad b. Zürare’nin bulunduğu Hazreç kabilesine mensup kudsilerdi. Bir yıl sonra yeniden buluşmak üzere buradan ayrıldılar. Ertesi yıl buluşma yerine 70 insanla gelmişlerdi. Hepsi Müslüman oldu. Artık Yesrip Medineleşiyor ve inananlar için sığınılacak bir kucak hâline geliyordu. Birer birer insanlar bu mübarek beldeye gitmeye başladılar. Hem de senelerce toprağını kokladıkları, havasını teneffüs ettikleri, ovasında-vadisinde koştukları, “karyelerin anası” olan vatanlarını terkederek.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evet, ayrılmak çok zordu. Bazısı anasından, bazısı babasından, diğer bir kısmı hanımından, çocuğundan ayrılarak Yesrib’in (Medine) yolunu tutmuştu. Zira yolculuğa çıkanlar sadece inananlardı. Diğerleri (inanmayanlar) eski hayatlarına devam ediyorlardı. Bu esnada insanların gözlerini yaşartacak pek büyük hâdiseler meydana geliyordu. İşte bunlardan sadece bir tanesi:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Suheyb b. Sinan Mekke’nin yerlisi değildi. Dışardan gelmiş, ama çok zengin olmuştu. Aynı zamanda büyük meblâğda alacakları vardı. O da nur hâledendi. Mekke’yi terketmeye karar vermişti. Tam ayrılacağı zaman ise, gözü maddeden başka bir şey görmeyen Kureyşliler, Suheyb’in önüne dikildiler. Gitmesine mani oldular. Onlara şu teklifi yaptı:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>â€“ “Alacaklarımdan vazgeçsem, mallarımı size bıraksam, bana engel olmaktan vazgeçip de yol verir misiniz?” Onlar da:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>â€“ “Evet! Dediklerini yaparsan sana engel olmayız!” dediler. Bunun üzerine Suheyb sevinç içinde:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>â€“ “Öyle ise bütün mallarım sizin olsun” deyiverdi. Kudsiler ordusundan Suheyb iki şeyden birini seçme mecburiyetinde kalmıştı. Verdiği karar, Allah ve Resûl’ünü çok sevindirmişti ki, Resûlullah (s.a.s.) bu hâdiseyi duyunca:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Suheyb kârlı çıktı! Suheyb kârlı çıktı!” müjdesini vermişti (İbn Hişam, es-Sîre, 2: 477).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Herkes birer birer Mekke’yi terkediyordu. Gerçek manâda bir lider olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise en sona kalmıştı. O, bütün ashabını emniyete kavuşturacak, en sonunda da kendisi yola koyulacaktı. Liderliğin gereğiydi bu. Hz. Ebûbekir defalarca izin istemiş ama O: “Acele etme ey Ebûbekir! Umulur ki Cenab-ı Hakk sana bir arkadaş ihsan eder.” (a.g.e., 2:480) deyip onu teselli ediyordu. Ashab’ın bu şekilde civanmertçe evlerini, mallarını, çocuklarını, eşlerini, akrabalarını ve içinde doğup-büyüdükleri şehirlerini terkedip birer birer Medine’ye doğru yola koyulmaları, müşrikleri şaşkına çevirmişti. Bu, onlarca iyiye alâmet değildi. Peygamber (s.a.s.) de gidecek olursa, Medine bir merkez hâline gelebilirdi. Bir durum değerlendirmesi yapmak için, Dârun-Nedve’de bir araya geldiler. Enine boyuna tartıştıktan sonra karar verildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) öldürülecekti. Ama, Allah’ın izni olmadan bir nefes dahi alamayacaklarının farkında değillerdi. Öldürecekleri Zât’ın İlâhî koruma ile muhafaza edildiğinin idrakine varamamışlardı. Aslında kurdukları bu komplonun, Kâinatın Yaratıcı’sına karşı olacağını sezemiyorlardı. Kur’ân, onların bu kararlarını şöyle beyan etmektedir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar plânlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır (Enfâl Sûresi, 8/30).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Resûlü (s.a.s.), hicret hazırlığına başladı. Kılavuz ve yolculukta lâzım olacak şeyler tedarik edildi. Artık her şey hazırdı. O gece yolculuk başlayacaktı. Cibril’in bildirmesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.) her gün yattığı yatağa o gün Hz. Ali’yi yatırdı. Kendisi de evini çepeçevre kuşatmalarına rağmen, müşriklerin arasından çıkarak yola koyuldu. Sabahleyin her şey açığa çıkınca, avını tam yakalamışken elinden kaçıran kâfirler âdeta çılgına döndüler. Her tarafa ilanlar verildi. Peygamber’i bulup getirene bir sürü hediyeler verileceği bildirildi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Efendimiz (s.a.s.), sadakat ve vefada zirveyi tutan Hz. Ebûbekir’le birlikte binbir türlü tehlikeyi göz önüne alarak Mekke’den ayrıldılar. Hz. Ebûbekir, vefakâr ve sadık bir insandı. Gelecek bir tehlikeye karşı bazen Allah Resûlü’nün önüne geçiyor, bazen arkasında kalıyor, böylelikle O’nu korumaya çalışıyordu. Sevr Dağı’nda bir mağaraya sığındılar. İlâhî koruma, Kâinatın Efendisi’ni müşriklerden küçük bir örümcek ve güvercinle korudu. Sadık arkadaş bu esnada endişe etmişti. Kur’ân’daki şu İlâhî beyan bu durumu bildirmektedir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Eğer Siz Peygamber’e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle O’na yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler O’nu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.” diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve O’nu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azîzdir, Hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir) (Tevbe Sûresi, 9/40).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birkaç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yolculuğa koyuldular. Uzun bir takibat ve sıkıntıdan sonra Medine’ye yakın Kuba mevkiine vardılar. Allah Resûlü burada kaldığı süre zarfında bir mescid inşa ettirdi. Kendisi de bir işçi gibi çalıştı. Kur’ân bu mescidi anlatırken, onun “takva üzerine kurulmuş” bir mescid olmasına ve orada namaz kılanların da maddî-manevî kirlerden temizlenmeyi sevmelerine vurgu yapar (Tevbe Sûresi, 9/108).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Daha sonra Medine’ye doğru yola koyuldular. Medine’dekiler pürheyecan gelecek Kutlu Misafir’i beklemekteydiler. Kadınlar damların üzerine çıkmış, çocuklar yollara dökülmüş, Kâinatın Efendisi’nin (s.a.s.) yolunu büyük bir iştiyakla bekliyorlardı. Nihayet ufukta beklenilen Zât görünüverdi: Herkesin ağzından şu mısralar dökülüyordu:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dolunay doğdu bize<br />
Veda dağının sırtlarından;<br />
Bize borç oldu şükretmek<br />
Bulundukça Allah’a yalvaran.<br />
Ey bize gönderilen Peygamber,<br />
Sen emirle geldin itaat olunan!”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Böylece günlerden beri devam eden yolculuk nihayet son bulmuştu. Allah (c.c.), Şerefli Elçisi’ni her türlü kötülükten korumuş, müşrikler O’nun kılına dahi dokunamamışlardı. Çünkü Allah Teâlâ Onu: “..Allah seni, bütün insanlardan koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.” (Mâide Sûresi, 5/67) teminatıyla, insanlardan gelecek kötülüklerden muhafaza edecekti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kutlu şehir Medine’de yapılan ilk önemli icraatlardan birisi, evleri, yurtları, malları, hasılı her şeyleri gözü dönmüş Mekke müşrikleri tarafından gasbedilen yüce Muhacirlerle, onlara kucaklarını açıp bağırlarına basan şerefli Ensar arasında kardeşlik tesisiydi. Zira Muhacirlerin “benim” diyecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Bu kardeşlik, o güne kadar dünyanın asla göremediği, bundan sonra da görmesi mümkün olmayan bir kardeşlikti. Bu kardeşlik, nesep kardeşliğinden de öteydi. Her şey seve seve taksim ediliyordu. Ve taksim edilirken de gönülden gele gele, içte hiçbir burukluk olmadan bir taksimat yapılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm bu eşsiz tabloyu şu beyanlarla ebedileştirmiştir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hattâ kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, o ganimetlerin onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır (Haşir Sûresi, 59/9).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hattâ bu iş o kadar büyük bir önem kazanmıştı ki, kardeş yapılan bu kişiler arasında nesep kardeşliğinde olduğu gibi miras cereyan ediyordu da, belli bir süre sonra bu hüküm kaldırılıp, miras sadece akrabalar arasında cereyan etmeye başladı. Kur’ân, şu beyanıyla da bu hususa işaret etmektedir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü’minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır. Bunlardan sonra iman edip hicret edenler, sizinle beraber cihad edenler var ya, işte onlar da sizdendir. Allah’ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine vâris olmaya daha lâyıktırlar. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir (Enfâl Sûresi, 8/74-75).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur’ân-ı Kerim’de iman-hicret-cihad genelde bir arada zikredilmiştir. Âdeta hicret ve cihad iman etmenin bir neticesi gibidir. Ve hicret yolu kıyamete dek açıktır. Hicret Allah’ın rahmetine, merhametine, affına ve mağfiretine vesiledir. “Onlar ki iman ettiler, sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara Sûresi, 2/218) beyanı buna işaret etmektedir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, onlar için yapılmasa da, bolluk görmeye, dünya nimetlerine kavuşmaya, yeryüzünde söz sahibi olmaya, kendisine talip olunan gerçek gelir olarak ise, mükâfatı son derece fazla olarak Allah tarafından almaya vesiledir. Yüce Yaratıcı’nın şu müjdeleyici beyanları da bunu göstermektedir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur) (Nisâ Sûresi, 4/100).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!” (Nahl Sûresi, 16/41).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmaya vesiledir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! (Tevbe Sûresi, 9/20).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, pek çok günahın affına ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geçiremeyeceği sürprizlerle dolu Cennet’e girmeye sebeptir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Onların Rabbi de duâlarına şöyle icabet buyurdu: “Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır (Âl-i İmrân Sûresi, 3/195).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabb’in, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O Ğafur’dur, Rahîm’dir.” (Nahl Sûresi, 16/110).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, temelde cismani ve ruhani olarak iki çeşittir. Cismani olan bedenle bir yerden başka bir yere gitmek, bulunduğu beldeyi terketmek şeklinde olanıdır. Ruhani olanına gelince, o kalple gönülle olur. Böyle bir hicrette mü’min, kalbiyle Allah’a ve Resûlü’ne yönelir, onlara hicret eder. Bu hicrette mü’min, başka şeylerin sevgisinden Allah sevgisine, başkalarına kulluktan Allah’a kulluğa, başka şeylerin korkusundan Allah korkusuna, başkalarından gelebilecek beklentilere girmeden ve onlara güvenden Allah’ın inâyet ve keremine ve O’na güvenmeye yönelir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Böyle bir hicret, mü’min için, başkalarına dilenmeden, onların önünde eğilmeden ve onlardan istemeden Allah’tan istemeye, O’nun önünde eğilmeye ve O’ndan dilenmeye, kalbini masivadan asıl Yaratıcı’ya, günahların karanlık kuyularından sevapların aydınlık ufuklarına, şüphe bataklıklarından emniyet yamaçlarına, cismaniyetin vadilerinden Kalbin Zümrüt Tepelerine göç etmektir. Ve hicret, Allah’tan yine Allah’adır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazımızı Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin ideal Muhacirin vasıflarını belirttiği şu satırlarıyla bitiriyoruz:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.Hicrette iç dizayn ve iç kontrol çok önemlidir. Bu açıdan muhacir olarak bir yere göç edilirken, sadece bu “gitme” meselesi nazar-ı itibara alınıp hâlisane bir niyetle gidilmelidir. Sahabe Efendilerimiz (r. anhüm) Mekke’den Medine’ye hicret ederken, yurdu-yuvayı bütünüyle terketmişler ve daha sonra arkada bıraktıkları şeyleri hayallerinden bile geçirmemişlerdir. Oysa ki Mekke, öyle kolay kolay terkedilecek bir şehir değildi. Bir kere o zamanlar, Medine halkının yarısı çoban, yarısı çiftçi ve sınıf itibariyle de ikinci-üçüncü sınıf insanların yaşadığı bir yerdi. Hâlbuki Mekke, hem ilim hem de ekonomik seviye olarak o zamanki Arap yarımadasının en medenî şehirlerinden biriydi. Buna rağmen Sahabe-i Kiram, Mekke’yi kafalarından öylesine söküp atmışlardı ki, daha sonraki dönemlerde değişik vesilelerle Mekke’de kalan muhacirler hastalandıkları zaman, “Burada ölüp kalacağız ve hicretimiz batıl olacak” endişesiyle tir tir titrerlerdi. Bu sebeple, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye adına göç eden insanlar, hep ihlas ve samimiyetle hareket etmelidirler. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.Hiçbir beklentiye girmeden bu şerefli işi gerçekleştirmelidirler. Bu sayededir ki, Cenab-ı Hakk’ın, hicret uğrunda terkedilen şeylere mukabil büyük lütuflarda bulunması beklenir. Evet Allah (c.c.), niyetin hulûsuna göre terkedilen şeylere karşılık olarak, bazen bir, bazen on, bazen yüz, bazen bin kat karşılık verebilir. Bir kere daha hatırlatalım ki, bunun yegane şartı beklenti içinde bulunmamaktır. Buna rağmen Allah (c.c.), çeşitli lütuf ve ihsanlarda bulundu ise, insan “Rabbimizin Meşiet-i Subhâniyesi öyle gerektirmiş ki, hiç lâyık olmadığımız hâlde bize bunları bahşetmiş!” demeli, şükran duyguları içinde iki büklüm olmalıdır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.Muhacir, hicret edeceği yere giderken, “bir daha geri dönmemek” üzere gitmelidir. Çünkü muhacirin mezar taşları, hicret ettiği yeni dünyaların bir nevi tapu kayıtları gibidir. Hattâ muhacir, kendi ülkesinin yemyeşil yamaçlarını, bağlarını ve diğer bütün güzelliklerini düşündüğünde “Aman Allah göstermesin burada ölmek mi!” duygusuyla Sahabe gibi tir tir titremelidir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evet, ideal muhacir, niyetini hâlisane yaptıktan sonra gideceği yere gitmeli, “Senede bir defa olsun gelip ülkemi göreceğim.” gibi mülahazalara kapılmamalı ve bir daha da geriye dönmeyi düşünmemelidir. Hattâ o ilk garipler gibi, yerlerini terketmeyi savaşta cepheyi terketmekle eş tutmalı ve bir adım bile yerlerinden ayrılmamalıdırlar (Fasıldan Fasıla 4, 2001, 123-124).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Sakarya Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi<br />
makgul@yeniumit.com.tr</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/mukaddes-goc-hicret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medeniyetlerin Kuruluşunda Hicret</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/medeniyetlerin-kurulusunda-hicret/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/medeniyetlerin-kurulusunda-hicret/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:54:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=105</guid>
		<description><![CDATA[Doç. Dr. Ayhan Tekineş Fizik ötesinin nakşının, mekâna, zamana ve insana işlenmesi sonucunda medeniyet ortaya çıkar. Bir bakıma insanların fizik ötesine ait mânâ ve idealleri hayatlarına ve fizikî çevreleri üzerindeki tasarruflarına yansıtmalarıdır medeniyet. Medeniyetlerin kuruluşu ile peygamberlerin (aleyhimüsselâm) gönderilişi arasında yakın bir alâka vardır. Zira fizik ötesi ile yeryüzü arasındaki münasebeti temin edenler ve bize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Doç. Dr. Ayhan Tekineş</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
Fizik ötesinin nakşının, mekâna, zamana ve insana işlenmesi sonucunda medeniyet ortaya çıkar. Bir bakıma insanların fizik ötesine ait mânâ ve idealleri hayatlarına ve fizikî çevreleri üzerindeki tasarruflarına yansıtmalarıdır medeniyet. Medeniyetlerin kuruluşu ile peygamberlerin (aleyhimüsselâm) gönderilişi arasında yakın bir alâka vardır. Zira fizik ötesi ile yeryüzü arasındaki münasebeti temin edenler ve bize hakikati bildirenler peygamberlerdir. Nitekim çürümüş medeniyetlerin yıkılış anlarında peygamberlerin getirdiği muştularla geçmişte yepyeni medeniyetler kurulmuştur. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medeniyet, bir mefkûrenin tezahürüdür. İnsanoğlunun, inancı, ahlâk telâkkisi ve dünya görüşü çerçevesinde ortaya koyduğu maddî ve mânevî eserlerin ve kurumların bütünü medeniyeti meydana getirir. Medeniyet üç ana eksen üzerinde yükselir. Birinci eksen bilgi ve düşünce, ikincisi duygu ve amel, üçüncüsü ise bu ikisine dayanılarak üretilen dünya görüşü ve değerlerdir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medeniyetin özü, iman ve mistik coşkudur. Her medeniyet yeni bir aşk ve iman hamlesiyle ortaya çıkmış, gelişmiş ve olgunlaşmıştır. İnsanların bir inanç, ahlâk ve düşünce etrafında toplanmasını temin eden, onları harekete geçiren ve her daim fizik ötesi ile irtibatını sağlayan bu iman ve aşktır. Medeniyetler, tarih içindeki yürüyüşünü fizik ötesi ile bağının gücü ölçüsünde sürdürürler. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İman ve aşkın davranışlara aksetmesi ile birlikte medeniyet anlayışı kuvvetlenir ve hayatiyetini devam ettirir. Canlılığını yitiren, yeni değerler üretemeyen, aksiyon iştiyakını kaybetmiş medeniyetler zamanla durgunlaşır. Durgunlaşmış medeniyetler ise ölüme mahkûmdur. Bu medeniyetlerin, başka medeniyetlerin istilâsından kurtulup geleceğe yürümeleri ve kendi kimliklerini korumaları mümkün değildir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medeniyet, başlangıç değil bir sonuçtur. Vahiyle bildirilen hakikatler, tarih içinde yol boyunca bir medeniyet inşa ederler. Nil nehrinin akış güzergahında akışa göre biçimlenip gelişen medeniyetler gibi vahiy ırmağının çağıldadığı mekanlarda ve tarihte de vahiy medeniyeti zuhur eder. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hak dostları medeniyet kurma gayesiyle yola çıkmamışlardır; onların yürüdüğü yollarda bıraktıkları izlerdir medeniyet. Onların bildirdiği hakikatlerden beslenen insanların eşya ve hâdiselere vurdukları nakıştır medeniyet.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret<br />
Medeniyeti kuran iman ve aşkı toplumlara ilk aşılayanlar peygamberler, farklı beldelere ve zaman dilimlerine taşıyanlar ise onların izinden giden muhacirlerdir. Muhacir, ulvî bir niyetle beldesini terk edip iman, ahlâk ve aksiyonunu farklı beldelere taşıyan kişidir. Hicret, Arap dilinde çölü terk edip şehre yerleşen bedevilerin göçünü ifade eder. Ancak Allah Resûlü (s.a.s.) ile birlikte O&#8217;nun mübarek beldesi Medine&#8217;ye göçüp yerleşen insanlara Muhacir denilmiş; hicret de ulvî maksatlarla yapılan mukaddes göçlerin adı olmuştur. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medine, hicret ile büyümüş medeniyetin merkezi olmuştur. Medeniyet kelimesi ile aynı kökten gelen Medîne, mülkiyet ile münasebetinin yanında ikamet etme mânâsı da taşır. Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) hicretiyle, adı Yesrib olan belde, inananların ikamet ettiği bereketli şehir, kutsal şehir anlamı kazanarak Medîne adıyla anılır olmuştur. Medînetu&#8217;n-Nebî&#8217;ye nispet edilen kişilere medenî denilmesi de modern bir kavram olan medeniyet ile Medîne arasındaki münasebete tarihten gönderilmiş bir işaret gibidir.<br />
Medine hicret ile kurulmuş; orada kurulan medeniyet başka Medineler kurmak için hicret ile uzak diyarlara taşınmıştır. İslâm dünyasının değişik beldelerinde Medine adını taşıyan onlarca şehir kurulmuştur. Bunlardan birisi de Medinetu&#8217;s-Selâm (Barış Şehri) diye anılan Bağdat; bir diğeri de Bağdat yakınlarındaki Medâin&#8217;dir (şehirler).</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Her büyük dava hicret ile başarıya ulaşmıştır. Bu sebeple &#8220;Hicret etmedik büyük bir dava adamı, büyük bir mefkûre adamı, büyük bir vazife ve ideal adamı yok gibidir.&#8221; denilmiştir. Allah Resûlü de &#8220;yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe derinlikleri olan evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler kurmak için&#8221; hicret etmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), nebilerin, velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme&#8217;den ayrılmış ve İslâm medeniyetinin ana yurdu Medine&#8217;ye yürümüştür. &#8220;Zulme mâruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi! O Muhacirler hak yolda sabreder ve yalnız Rab&#8217;lerine dayanıp güvenirler.&#8221; (Nahl sûresi, 16/41-42) âyetinde bildirildiği gibi Allah için hicret edenleri O, medeniyetlerini inşa edecekleri &#8220;güzel bir yere&#8221; yerleştirmiştir. Hicret ile nimet arasındaki alâkayı Cenab-ı Hak, bir başka âyet-i kerimede; &#8220;Allah yolunda hicret edenleri, sonra da Allah için öldürülenleri veya ölenleri ise Allah pek güzel bir tarzda nimetlerine mazhar edecektir. Elbette en hayırlı nimet veren Allah&#8217;tır.&#8221; (Hac sûresi, 22/58) şeklinde haber vermiştir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret edip gittikleri beldelerde vefat edenler ve şehit olanlar, âhiret yurdunda cennet nimetini kazanmış, bu dünyada bıraktıkları izlerle de yeni bir medeniyet inşâ etmişlerdir. Cenab-ı Hak, bir âyet-i kerîmede Muhacirlerin durumunu; &#8220;İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nâil olanlar!&#8221; (Tevbe sûresi, 9/20) şeklinde beyan eder. Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibâret olan; iman, göç ve cihad üçlüsünün, bu âyette olduğu gibi Kutlu Beyan&#8217;da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, hicretin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir.<br />
Her göç, hicret değildir</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medeniyetlerin inşâsında nefisle mücâhede ve hicret iki önemli esas ve merhaledir. Nefsiyle yaptığı mücâhede ile insan kendini yeniden inşâ yolunda mesafe alırken hicret ile de medeniyetin inşâsı yoluna adım atmış olmaktadır. Ancak iç dünyasını imar edebilenler, dış dünyayı da hakkıyla imar etmişlerdir. Kendini aşabilenler başkalarına rehberlik edebilmişlerdir.<br />
Nefsini aşamamış insanların hicret edebilmeleri de mümkün değildir. Hicret ile nefis terbiyesi arasındaki bu yakın alâkayı Peygamber Efendimiz (s.a.s.): &#8220;Gerçek mücahid, Allah&#8217;a taatte öz nefsiyle mücâhede eden; hakiki muhacir de hata ve günahları terk eden kişidir.&#8221; (İbn Hibbân, 7/178) hadîsiyle açıklamıştır. Hicret kelimesinin mânâlarından biri olan terk etme, gerçek muhacirin temel özelliğidir. Günahları, dünya sevgisini, nefsî istekleri hattâ vatanı terk etmeden muhacir olunamaz. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (s.a.s.): &#8220;Gerçek muhacir, Allah&#8217;ın yasakladıklarını terk edendir.&#8221; (Buhârî, İman 4) buyurmuşlardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, Allah ve O&#8217;nun Resûlü için yapılmalı; hicrette ilâ-yı Kelimetullah gaye edinilmelidir. Her göç, hicret değildir. Kimi dünyalık kazanmak, kimi de evlenmek için terk-i diyar eyler. Bunların hicret sevabına nail olmaları düşünülemez. Hicreti Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne olandır gerçek muhacir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.), bir hadîslerinde: &#8220;Hicret iki özellik taşır: Birisi, günahları terk etmek; diğeri Allah ve Resûlü&#8217;ne hicret etmektir. Hicret, tövbe kabul olunduğu sürece sona ermez. Tövbe de güneş batıdan doğuncaya kadar makbuldür.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, 1/192) buyurmuşlardır.<br />
Hayatın inanç esaslarına göre tanziminde hicretin önemli bir yeri vardır. Hicret, kişiye hayat boyunca aksiyon ve canlılık kazandıracak bir ilk muharrik gibidir. Onunla yeni bir dünyaya uyananlar, hayatlarının her anında hicretin yönlendirici ve belirleyici esintilerini hissedeceklerdir. &#8220;Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her ferd, hayatının her lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır.&#8221;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İlim, sevgi, aşk, şefkat ve merhamet medeniyeti, nefsiyle yaptığı mücadeleyi kazanmış fertlerin hicretleri ile kurulur. Hicret düşüncesine kilitlenmiş fertler, dönüp arkalarına bakmamış ve gittikleri beldeleri öz vatanları gibi benimsemişlerdir. Hicreti külfet görenler değil, hicreti nimet sayanlardır gerçek muhacirler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret medeniyeti<br />
Toplumlar çeşitli münasebetleri neticesinde birbirlerinden karşılıklı olarak etkilenirler. Bir toplumun kendi değerlerini muhafaza edebilmesi farklı kültürlere cevap verebilecek bir ideal ve düşünceye sahip olmasına bağlıdır. Kendi değerlerine aşkla bağlı topluluklar, fikirlerini başkalarına ulaştırmak için her türlü zahmete katlanmayı göze alabilirler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Göç, sürekli değildir. Aslında her göç, bir arayıştır. Aradığı ilim ve bilgiyi bulan topluluklar zaman içinde farklı toplumlarla girdikleri münasebetlerde aşılanarak bir medeniyet tesis ederler. Göç, insanlar hakikate/bilgiye ulaşıncaya kadar devam eder; yerleşik hayatla birlikte derme çatma bilgiler ilim ve sanat disiplinleri şeklinde temayüz eder, daha sonra ticaret, fetih ve başka milletleri istilâ gibi yollarla farklı kültürlerle münasebete girer. Bu ilişki neticesinde aldığı yeni bilgi ve değerlerle aşılanan toplumlar, kendi kâinat, insan ve hayat telâkkilerinin ürünlerini ortaya koymaya başlarlar.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamber Efendimiz, bi&#8217;setten sonra sürekli hicret edip, İslâm&#8217;ı tebliğ edebileceği insanlar aramıştır. Allah Resûlü (s.a.s.), hac ve panayırlara katılmak maksadıyla Mekke&#8217;ye gelip Mekke civarında konaklayanlara uğramış, &#8220;Kureyş, Rabbimin (azze ve celle) kelamını tebliğ etmemi engelledi. Beni kavminin yanına götürecek bir kişi yok mu?&#8221; diyerek, hicret edeceği bir belde ya da kabile aramıştır. (Heysemî, 6/35) O&#8217;nun maksadı bir kişi dahi olsa insanların kalblerine girmek onları şirkten ve puta tapıcılıktan uzaklaştırmaktı. Taif&#8217;e bu maksatla gitmiş, orada kendisine içecek ikram eden Rukayka adlı bir kadına &#8220;Onların putuna tapma, ona dönerek dua edip namaz kılma.&#8221; diyerek, İslâm&#8217;ı tebliğ etmiştir. Kadının &#8220;Böyle yaparsam beni öldürmelerinden korkuyorum.&#8221; demesi üzerine &#8220;Sana bunu söylerlerse, ‘Rabbime ve bu putun Rabbine&#8217; de; dua ettiğinde de sırtını ona dönerek dua et&#8221; buyurarak, müşrik kavmi içinde imanını nasıl koruyacağını öğretmiştir. Taifliler, Müslüman olduktan sonra Rukayka&#8217;nın çocukları Allah Resûlü&#8217;nün huzuruna gelmişler; Resûl-i Ekrem Efendimiz Taif hicretinin meyvelerinden birisi olan Rukayka&#8217;nın durumunu çocuklarına sormuş; onlar &#8220;Senin bıraktığın hâl üzere öldü.&#8221; deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): &#8220;O hâlde anneniz Müslümandır.&#8221; buyurarak, farklı din mensupları arasında imanı muhafazanın ne kadar önemli olduğuna işaret etmiştir. (Heysemî, 6/35)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnanmış insanlar, hicret ile kendi inanç ve değerlerini başka beldelere taşımışlar; muhtaç olanlara ulaştırmışlardır. İlk Müslümanlar önce Habeşistan&#8217;a hicret etmişlerdi. Habeşistan, inançlarındaki yakınlık ve adaletli bir hükümdarın olması sebebiyle özellikle tercih edilmişti. Mekkelilerin şikâyeti üzerine Habeşistan Kralı Necâşî, Müslümanları huzuruna çağırmış, yanına giren Müslümanlar, alışılagelenin hilâfına Necaşi&#8217;ye secde etmemişlerdi. Bunun sebebi sorulunca Müslümanlar adına konuşan Cafer b. Ebî Tâlib (r.a.), &#8220;Allah bize bir Peygamber gönderdi. O, bize Allah&#8217;tan başka hiç kimseye secde etmemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi emretti.&#8221; diye cevap vermiştir. Görüldüğü gibi ilk Muhacirler, hem kendi değerlerini korumuşlar hem de farklılıklarını, inançlarını başkalarına anlatabilmek için bir vesile bilmişlerdir. Necaşi, onlara Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Meryem hakkındaki düşüncelerini sorunca Meryem sûresinin baş kısmından okuyarak, cevap vermişlerdir. Bunun üzerine Necaşi, &#8220;Ben O&#8217;nun Allah&#8217;ın Resûlü ve İsâ&#8217;nın müjdelediği peygamber olduğuna şehadet ederim.&#8221; diyerek, Peygamber Efendimiz&#8217;e iman etmiştir. (Heysemî, 6/30-31) Müslümanlar kısa bir zaman diliminde hem Peygamberlerini tanıtmışlar, hem O&#8217;nun davetinin esaslarını bildirmişler, hem de kutsal kitaplarından bir bölüm okuyarak mesajlarını en kısa yoldan muhataplarına ulaştırmışlardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mekke&#8217;den Yesrib&#8217;e ilk hicret eden Muhacirler, beraberlerinde Medine&#8217;ye inanç, bilgi ve kültürlerini de taşımışlardır. Mus&#8217;ab b. Umeyr (r.a.), Medine&#8217;ye ilk hicret eden sahabîlerdendir. Medine&#8217;ye gelince İslâm&#8217;ı tebliğ etmiş ve Müslümanlara Kur&#8217;ân öğretmiştir. Birçok Sahabî onun vesilesiyle İslâm&#8217;la tanışmış ve bazı sûreleri ezberleyip öğrenmiştir. Mekkeli Müslümanların Medine&#8217;ye gelip yerleşmeleri ile birlikte Ensar, onlardan ticareti öğrenmiştir. Zaman zaman Mekkeliler ile Medineliler arasında örf ve âdet farklılıkları yaşanmışsa da güzel alışkanlıklar karşılıklı öğrenilmiş ve benimsenmiştir. Ticaret erbabı olan Mekkeliler ile zîrâatçı olan Medinelilerin kaynaşmasından ilk İslâm toplumu meydana gelmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ashab-ı Kiram, Efendimiz&#8217;in dâr-ı bekaya irtihalinden sonra muhacir olarak farklı beldelere gidip yerleşmiş; talebelerine Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;i öğreterek İslâm&#8217;ın o bölgelere yerleşmesine vesile olmuştur. Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Asya&#8217;ya kadar birçok beldede sahabî kabirlerinin mevcudiyeti, hattâ bu kabirlerin bulundukları bölgelerdeki insanların zihinlerinde dinî açıdan taşıdığı önem, onların kabirleri ile bile halen çağrılarını ve hizmetlerini sürdürdüklerini göstermektedir. Meselâ İstanbul&#8217;da Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri&#8217;nin (v. 49/669) ve Semerkant&#8217;da Şah-ı Zinde lakabıyla anılan Kusem b. Abbas&#8217;ın (r.a.) (v. 57/677) kabirlerinin, bulundukları toplumun hayatında önemli bir yeri vardır. Kusem b. Abbas, Hz. Ali Efendimiz&#8217;in şehit edilmesinden sonra Semarkant&#8217;a gitmiş ve uzun süre o bölgede kalarak Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) feyiz ve bereketini o bölgeye taşımıştır. (İbnu&#8217;l-Esîr, 4/392)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fetihler ve diplomatik münasebetler hicret için bir vesile bilinmiştir. Hicret düşüncesi Müslümanları sürekli yeni imkânlar aramaya ve farklı milletlerin arasına girmenin yollarını araştırmaya sevk etmiştir. Mukaddes göçler, her zaman evrensel medeniyet havuzlarının ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. MS. 756 yılında Abbasi Halifesi Ebû Cafer el-Mansûr&#8217;un askerleri, bir ayaklanmada Çinlilere yardım etmişler, buna karşılık Çinliler dört bin kadar Müslüman askerin Çin&#8217;e yerleşmesine izin vermişlerdir. Çin&#8217;e yerleşip, yerli halkla evlenen Müslümanlar, zamanla çoğalmışlar; kıtlık zamanlarında Çinlilerin yetim kızlarını alıp büyütmüşler ve evlendirmişlerdir. Böylece Çin&#8217;de İslâm, hicret ile yayılmıştır. Keza Yuan hanedanı döneminde Çin&#8217;e büyük bir Müslüman göçü olmuş; âlimler, sanatkârlar ve tacirler gelip Çin&#8217;e yerleşmişlerdir. Bu ilk Müslüman muhacirlerin astronomi ve takvim konusundaki bilgileri ve zanaatlarındaki başarıları onların Çinliler tarafından saygı ifade eden Hui-hui şeklinde anılmalarına sebep olmuştur. Bu hanedan döneminde önemli devlet görevlerinin birçoğunda Müslümanların bulunduğu kaydedilmektedir. (Ebulfazl, s. 312-313) Çin&#8217;e yerleşen Müslümanlar İslâmî kimliklerini kaybetmemişler; ama Çinlilerin dil ve kültürlerini benimsemişlerdir. Camilerinde, giyim ve kuşamlarında Çin mimarisinin tesirini görmek mümkünse de dinlerini muhafaza etmeleri onlara yeni bir terkip imkânı sunmuş, en eski Müslüman cemaatlerinden birisi olan Çin Müslümanları, varlıklarını ve medeniyetlerini bugün hâlâ devam ettirmektedirler.<br />
Hicret düşüncesi, hem kalblerin ve beldelerin fetih duygusunu coşturmuş hem de ilimlerin fethinin kapılarını aralamıştır. İlim yolunda yapılan göçler ve yolculukların İslâm dünyasının uzak diyarları arasında kültürel birliğin sağlanmasına önemli katkıları olmuştur. Ayrıca bu yolculuklar ve göçlerle, farklı beldelerdeki ilmî birikimin derlenmesi mümkün olmuştur. İlim tahsili maksadıyla ashâb-ı kiram döneminden itibaren uzun yolculuklar yapılmıştır. Hatta birçok âlim tek bir hadisi öğrenmek için uzun yolculuklara çıkmışlardır. Hayatı boyunca birçok beldeye yolculuk yapmış tabiîn âlimlerinden Şa&#8217;bî (v. 103/721) &#8220;Bir kimse, hikmetli bir tek söz için Şam&#8217;ın bir ucundan Yemen&#8217;in öbür ucuna kadar gitse bile bu yolculuğu boşuna yaptığını düşünmem.&#8221; demiştir. (İbn Abdilberr, 1/94,95)<br />
Hicretin boyutlarından birisi de ticaret maksadıyla yapılan seyahatlerdir. Nitekim Allah Resûlü Efendimiz: &#8220;Ümmetimin seyahati cihaddır.&#8221; (Ebû Dâvud, Cihâd 6) buyurmuştur. Müslümanlar ticaretteki dürüstlükleri ile Endonezya&#8217;ya, Malay Adalarına ve Güney Çin Denizi&#8217;ne ulaşmışlar. Gittikleri beldelerde dürüstlükleri ve bilgileriyle yerli halkların Müslüman olmasına vesile olmuşlardır. Her gittikleri yerde okullar açmışlar; bu okullarda yalnızca belirli bir grubu değil bütün çocukları okutmuşlardır. Meselâ Habeşistan&#8217;daki durumu anlatan bir Batılı yazar, Hıristiyanların yalnızca papaz olacak çocuklarını okuttuklarını Müslümanların ise bütün çocukları okuttuklarını nakletmektedir. (Ebulfazl, s. 321) Nerede bir Müslüman topluluk varsa orada muhakkak bir okulun olduğu görülmektedir. Hattâ Müslümanlar azınlıkta oldukları bölgelerde bile daha ilk yüzyıllardan itibaren eğitime önem vermişlerdir. Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz, fethedilen Kuzey Afrika&#8217;ya İsmail b. Abdullah&#8217;ı vali olarak atamış, yanında da on seçkin âlimi eğitim için görevlendirmiştir. Afrika&#8217;da İslâm&#8217;ın yayılmasında göçler ve eğitimin önemli bir yeri vardır. Müslümanların gittikleri yerlerde yaptıkları ilk iş, çocuklar ve yerli halk için okullar kurmak olmuştur. (Ebulfazl, s. 322, 323) Böylece her gittikleri yere inanç ve kültürlerini taşımışlar; medeniyetlerini tesis etmişlerdir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hâsılı, insanlık tarihindeki önemli safhaların birçoğunun arkasında inanç, duygu ve düşünce ile beslenerek gerçekleştirilen mukaddes göçler vardır. Bilgi, inanç, sanat ve ahlâkî değerlerin farklı iklimlere taşınıp evrensel değerler hâline gelmesinde hicretin önemli bir yeri vardır. Bugünü değil yarını düşünenler, hicretle kanatlanmış; içteki duygu ve düşüncelerini hicretle aksiyona dönüştürmüştür. Hicret düşüncesi ile dünyanın dört bir yanına gidip yerleşen muhacirler, tarihte olduğu gibi günümüz dünyasında da yeni bir medeniyetin doğuşuna vesile olacaklardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicrete derinlik ve mânevî boyut kazandıran niyetteki samimiyettir. Her göç hicret değildir. Nefsiyle yaptığı mücahedeyi tamamlamış insanların göçleri, gerçek ruh hicretleridir. İnançlarını yaşayan, davasının mümessili olan şahsiyetler, gittikleri beldeleri âdeta kendi ruhlarıyla aşılamışlardır. Onların açtığı yollar yüzyıllar geçse de aşınmamış, açtıkları kapılar kapanmamıştır.<br />
Toplumlar, hicret ile kendi fikir ve düşüncelerini başkalarına aktarma imkânı bulmuşlardır. Medeniyetlerini başka beldelere hicret ile taşımış, hicret ile diğer toplulukları kendi medeniyet havzalarında eritmişlerdir. Hattâ yıkılmış bazı medeniyetler, kimi zaman hicret ile farklı bir beldede yeniden dirilmişler kimi zaman da yeni bir medeniyet filizi vermişlerdir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Göçebeler ile yerleşik hayattakiler arasındaki münasebette etkileyen ve büyük medeniyet dönüşümlerini gerçekleştirenler hep göçebe kavimler olmuşlardır. Bu göçebe kavimler, hedefsiz ve belli bir mefkûreden mahrum olduklarında fethettikleri toplumlar tarafından eritilmiş ve tüketilmişlerdir. Öte yandan bir dava ve mefkûreye bağlı olarak gerçekleştirilen göçler, büyük medeniyetlerin tesisine vesile olmuştur. Bu sebeple &#8220;öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.&#8221; denilmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
atekines@yeniumit.com.tr</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynaklar<br />
1. Arnold Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor, çev. Ufuk Uyan, İstanbul 1988.<br />
2. Ebulfazl İzzeti, İslâm&#8217;ın Yayılış Tarihine Giriş, çev. Cahit Koytak, İstanbul 1984.<br />
3. Fethullah Gülen, Yitirilmiş Cennete Doğru, İzmir 2008<br />
4. Kendi Dünyamıza Doğru, İzmir 2008<br />
5. Heysemî, Nureddin, Mecma&#8217;u'z-zevâid, Beyrut 1982.<br />
6. İbn Abdilberr, Câmi&#8217;u beyâni&#8217;l-ilm ve fadlihi, Beyrut 1978.<br />
7. İbnu&#8217;l-Esîr, Usdu&#8217;l-gâbe, Kahire ty.<br />
8. İsmail Lütfi Çakan, Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İstanbul 2004.<br />
9. Sezai Karakoç, Düşünceler I Kavramlar, İstanbul 1995.<br />
10. İsmail Ünal, Amerika&#8217;da Bir Ay, İstanbul 2001</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/medeniyetlerin-kurulusunda-hicret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslâm Tarihinde Hicretin Yeri</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/islam-tarihinde-hicretin-yeri/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/islam-tarihinde-hicretin-yeri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:54:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=104</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Hüseyin Algül İslâmî literatürde yer aldığı şekliyle hicretin gayesi, Müslümanlar için huzur ve güven ortamını tesis etmek, davete uygun yeni bir merkez oluşturmak, İslâm toplumunu özgür ortamda kendi başına karar verebileceği bir sosyal dokuya, bir millet yapısına kavuşturmaktır. Dolayısıyla Medine&#8217;ye hicretin Müslümanlar için bir kaçış, bir sığınma düşüncesinden kaynaklandığı söylenemez. Elbette hicrette Müslümanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Prof. Dr. Hüseyin Algül</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
İslâmî literatürde yer aldığı şekliyle hicretin gayesi, Müslümanlar için huzur ve güven ortamını tesis etmek, davete uygun yeni bir merkez oluşturmak, İslâm toplumunu özgür ortamda kendi başına karar verebileceği bir sosyal dokuya, bir millet yapısına kavuşturmaktır. Dolayısıyla Medine&#8217;ye hicretin Müslümanlar için bir kaçış, bir sığınma düşüncesinden kaynaklandığı söylenemez. Elbette hicrette Müslümanların Mekke&#8217;de karşılaştıkları dayanılmaz işkence ve tazyikten kurtulma ve güvenli bir ortama intikal etme arzuları da söz konusudur. Ama indirgemeci bir yaklaşımla hepsini sadece buna irca etmek, hicreti bütünüyle anlamamak demektir. Çünkü hicret, Müslümanlar için son gaye değil, esas hedeflere ulaşmak için bir plânlama dönemi sayılır. Bu mânâda hicret, okun hedefini bulmak için yola çıkmadan önce yayın gerilme ânını temsil eder.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yaşadığı muhitte inancı adına tahammülü zor sıkıntılar yaşayan insanların söz konusu sıkıntıdan kurtulma ve huzura erme düşüncesini taşıması ve huzurlu günlerin hayalini kurması tabiîdir. Bununla beraber Hz. Peygamber&#8217;i ve Sahâbe&#8217;yi hicret için harekete geçiren unsur, tek başına sıkıntılardan kaçış değil, İslâm&#8217;ın oradaki parlak geleceği idi. Bu bağlamda &#8220;Sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık, İslâm uğruna canını-malını ortaya koyma, samimi kardeşlik, Allah&#8217;ın rızasını düşünme, ahde riayet, dostluk, Allah&#8217;a teslimiyet, sabır, ümitsizliğe kapılmamak…&#8221; gibi faziletler hicret çevresinde Muhâcirlerin başlıca vasıfları olarak öne çıkmaktadır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir başka açıdan İslâm tarihindeki yeri itibariyle hicret, bir yerden başka bir yere mücerret göçten ibaret değildir. Hicretin, İslâm&#8217;ın gelişme, yayılma, tebliğ, stratejisi çerçevesinde önemli bir yeri vardır. Şâyet hicret, kuru bir göçten ibaret olsaydı, Mekke ve çevresindeki müşriklerin, Müslümanları rahat bırakmaları gerekirdi. Hâlbuki gerek Habeşistan, gerekse Medine Muhâcirleri hicretten sonra da müşriklerce sürekli rahatsız edilmişlerdir. Çünkü onlar, Müslümanların, hicret diyarında güçlenerek Mekke&#8217;yi geri alacaklarının farkındaydılar. Nitekim Hz. Peygamber&#8217;in (aleyhisselâm) Muhâcirlere kazandırdığı ideallerin başında Mekke&#8217;nin fethi, Kâbe&#8217;nin putlardan arındırılarak tevhitle, tekbirle asıl hüviyetine büründürülmesi geliyordu. Bu gerçek, Hz. Peygamber ve Muhâcirler itibariyle -ki, daha sonra yanlarına Ensâr da katılacaktır- ciddi bir plânın mevcudiyetini ve hicretin rastgele olmadığını göstermektedir.1</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicretin, uzun bir hazırlık safhasından geçmesi de bunu teyit etmektedir. Esasen Hz. Peygamber, Medine&#8217;ye hicret emrini âni bir kararla vermiş değildir. 11–13/620–622 yıllarında peş peşe gerçekleştirilen Akabe Biatlarında Medineliler İslâm&#8217;a ısındırılmışlardı. Söz konusu biatlara katılanlar, &#8220;Allah&#8217;ın birliğine, Hz. Peygamber&#8217;in Allah&#8217;ın elçisi olduğuna iman ediyorlardı. Zinadan, hırsızlıktan, açlık korkusu ile çocukları öldürmekten, yalandan, iftiradan uzak duracaklarına söz veriyorlardı. Namaz kılıp, zekât vereceklerini kabul ediyorlardı. Hz. Peygamber&#8217;e itaat edeceklerine ve her tehlikeyi göze alarak O&#8217;nu koruyacaklarına Allah adına ant içiyorlardı.&#8221;2</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci Akabe Biatı ile İkinci Akabe Biatı arasında Mus&#8217;ab b. Umeyr (r.a.), Hz. Peygamber&#8217;in görevlendirmesiyle Medine&#8217;de tebliğ faaliyetlerinde bulundu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nihayet İkinci Akabe Biatı sonunda Medineli Müslümanlar, Mekkeli mazlum kardeşlerini yurtlarına davet ettiler. Bu süreçte Resûl-i Ekrem (s.a.s.) on iki nakîb görevlendirerek her birini aile yakınlarından sorumlu tuttu ve teşkilâtlanmayı başlattı.3 Binaenaleyh hicret, rastgele değil, plânlı bir hareketti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akabe Biatları Müslümanlara yeni bir yurt ve yuvanın habercisiydi. Bu münasebetle İslâm tarihinde, dinî, kültürel, ekonomik, siyasî gelişmenin ve teşkilâtlanmanın dönüm noktası olan hicret, bu mânâda Akabe Biatlarının bir meyvesi sayılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicretin hazırlayıcılarından biri de Mi&#8217;râc&#8217;tır. Mi&#8217;râc, kuvvetli görüşe göre 621 yılı Receb ayının 26&#8242;sını 27&#8242;sine bağlayan gece vukû bulmuştur. Mi&#8217;râc&#8217;ta Nebiyy-i Muhterem (s.a.s.) hususi bir surette İlâhî Huzur&#8217;a davet edilerek vahye doğrudan mazhar kılınmış, kendisine nice sır ve hikmetler gösterilmiştir.<br />
Konumuz açısından İsrâ sûresinde Hz. Peygamber&#8217;e Miraç Gecesi indirilen hükümler önemlidir: &#8220;Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmemek, Ana-babaya iyi davranmak, hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek, cimri ve israfçı olmamak, evlâtları yoksulluk korkusu ile öldürmemek, fuhuş ve zinadan uzak durmak, cana kıymamak, yetimin malına doğru olmayan bir surette yaklaşmamak, ahdi yerine getirmek, ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat etmek, hakkında bilgi sahibi olmadığımız şeyin ardına düşmemek, büyüklük taslamamak.&#8221;4</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu hükümlerden bazısı ferdî görünse de çoğu içtimâî hayatta insan münasebetlerini tanzimi hedeflemektedir. Peki, toplum nerededir? O toplumun bir nüvesi Mekke&#8217;de teşekkül etmekle beraber şartların elverişsizliği sebebiyle müstakil harekete imkân bulamamaktadır. Bu hükümlerin detaylarıyla hür ortamda uygulanacağı toplum ise hicretle beraber Medine&#8217;de oluşacaktır. Dolayısıyla esasında Mi&#8217;râc&#8217;ın, hicretin müjdecisi olduğu söylenebilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret ciddi bir fedakârlığın ürünüdür. Muhâcirler, yanlarına taşıyabilecekleri çok az menkul eşyayı alabiliyor, evlerini, hayvan sürülerini ve eşyalarının çoğunu terk etmek durumunda kalıyorlardı. Oraya ne zaman dönüleceği de meçhuldü, dönülse bile ev ve eşyalarının akıbetinin ne olacağı da bilinemezdi. Dolayısıyla bu seyahatte Muhâcirlerin malî kayıpları çok fazla idi. Bunlar arasında Suheyb b. Sinan gibi alacaklarını tahsil edemeyenler ve bütün malına el konularak sadece bir canıyla hicret etmek durumunda kalanlar da vardı. Vakıa durumdan haberdar olan Allah Resûlü, &#8220;Suheyb kazandı! Asıl kazançlı olan Suheyb&#8217;tir!&#8221; buyuracaktır,5 ama Suheyb&#8217;in o günkü şartlarda sadece canından başka her şeyini terk edebilmesinin çok önemli bir fedakârlık olduğunun altını çizmek gerekir. Demek ki onlar &#8220;ne can, ne cihan, hepsi de boş / gayededir varsa hayat!&#8221; diyerek İslâm&#8217;ın yayılıp yükselmesine odaklanmışlardı. Bunun için her fedakârlığı göze almış durumdaydılar. Söz konusu fedakârlıkta bizzat Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, birinci sırada yer almışlardır. Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir&#8217;in çok sevdikleri vatanları Mekke&#8217;yi terke mecbur kalışları, Sevr Mağarası&#8217;nda yaşadıkları sıkıntılar, yolculuk boyunca takip edilmeleri, zaman zaman erzak ve su sıkıntısı çekmeleri, Süraka&#8217;nın ve Büreyde b. Husayb&#8217;ın yakalama girişimlerine maruz kalmaları unutulmamalıdır. Bu münasebetle Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir&#8217;in hicret bağlamında kıyamete kadar gelecek Müslümanlara bıraktıkları, azim, sabır, sebat, cesaret, atılganlık, tedbirlilik, planlılık ve fedakârlık örnekleri çok derindir ve önemlidir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medine&#8217;ye hicret, İslâm tarihinin en büyük meserret günlerinden birini oluşturur. Bütün Medineliler bu meserret gününün tanıklarıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nitekim bir Medineli olan Enes b. Mâlik Hazretleri, &#8220;Hz. Peygamber&#8217;in Medine&#8217;ye girdiği günden daha parlak bir gün görmedim&#8221; derken, Bera b. Âzib Hazretleri ise &#8220;…Ben Medine halkının Resûlullah&#8217;ın teşrifine sevindiği gibi hiçbir şeye sevindiğini görmedim&#8221;6 diyor. Medinelilerin anonim neşîdeleri ise herkesçe mâlumdur: &#8220;Ayın on dördü, üzerimize Veda Dağı&#8217;nın tepelerinden doğdu. Ne mutlu! Artık Allah&#8217;a dua ve niyaz eden bulundukça bize şükretmek vacip oldu. Ey bize gönderilen aziz Peygamber! Sen bize, itaat edilmesi vacip bir emirle geldin!&#8221; (Buharî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 44)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, bir yandan Mekkeli Müslümanlar için baskıdan kurtulmayı, bağımsızlığı ve genel olarak müşriklere karşı güvenli bir hayatı temin etmiş, bir yandan da Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.s.) son derece geniş bir tebliğ zemini hazırlamıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, Müslümanlara siyasî, kültürel ve ekonomik mânâda tam bağımsızlık kazandırmıştır. Kadîm zamandan beri aralarında şiddetli husumet olan Evs ve Hazrec kabileleri hicretle birlikte çatışmayı terk ederek, ülfete ve muhabbetle kucaklaşmaya yöneldi. Ayrıca Muhâcirlerle de bütünleşerek şehir hem güç kazandı hem de önemli bir üstünlük elde etti. Böylece öteden beri şehrin ekonomik ve kültürel üstünlüğünü elinde tutan Yahudiler karşısında kuvvetli konuma gelebilmişlerdi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Orijinal medeniyetlerin oluşumu ve gelişiminde hicret ve muhaceretin önemli bir yeri olduğunda hiç kuşku yoktur. Muhâcirler genellikle doğup büyüdüğü yerlerde irsen veya iktisâben elde ettiği kazanımlarını hicret yurdunda değerlendirmek suretiyle medeniyette yeni oluşumların müjdecisi olmuşlardır. Dolayısıyla Muhâcirler, Medine&#8217;de doğacak İslâm medeniyetinin 13 yıl boyunda Mekke şartlarında tecrübe kazanmış, inançlı, ibadetli, ahlâklı, samimi, azimli, sabırlı, becerikli insan unsurunu oluşturacaktır. Bu mânâda Medine&#8217;ye hicret, İslâm düşüncesinin kanatlanması ve ötelere müjde esintilerinin ulaştırılması adına bir fırsat olmuştur. Bu münasebetle hicret, İslâm toplumunun oluşumunda, İslâm Medeniyeti&#8217;nin temellerinin atılışında önemli bir kilometre taşıdır. Kurumlaşmanın ilk nüvelerinin, toplum katmanlarını ortak hedeflerde bir araya getirmeyi gaye edinen sosyal muhtevalı faaliyetlerin her devirde gelecek Müslümanlara örnek olacak tarzda ilk şekillenişinin hicretin akabinde gerçekleştiği görülür.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Peygamber, Kuba&#8217;da kaldığı kısa sürede ilk hür kalışın hayırlı bir ürünü olarak İslâm tarihinde cemaate açık ilk mescid diye bilinen Kuba Mescidi&#8217;ni inşa etti. Kendisi de bu inşaatta ashâbı ile beraber bir işçi gibi çalıştı.7</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Resûlü (s.a.s.) bir Cuma günü Kuba&#8217;dan Medine&#8217;ye giderken Salim b. Avf Oğulları&#8217;nın yurdunda hâlen Cuma Mescidi diye anılan yerde ilk Cuma hutbesini okudu, ilk Cuma&#8217;yı kıldırdı.8 Hür olmanın, Cuma&#8217;nın sıhhat şartlarından olduğu dikkate alınırsa bu da yine hicretin akabinde hür ortamda gerçekleşen ilkler arasında olup, hicretle başlayan yeni dönemdeki kurumlaşma açısından önem taşımaktadır.<br />
İslâm düşüncesinde başarının ana dokusunu birlik, beraberlik ve dayanışma teşkil eder. Nitekim Efendimiz&#8217;in, Kuba&#8217;dan Medine&#8217;ye ilk ulaştığı günden itibaren birliği, beraberliği, dayanışmayı artırıcı ve buna katkı olarak Muhâcirlerin şehre intibakını sağlayıcı işler yaptığını görüyoruz. Hicretten hemen sonra Medine&#8217;de Peygamberimiz&#8217;in buyurduğu; &#8220;Ey insanlar! Selâmı yayınız! Rast geldiğinize açıkça selâm veriniz, muhtaçlara yemek yediriniz, akrabanıza yardım ediniz ve onları ziyaret ediniz…&#8221;9 hadîsi bu açıdan önem taşımaktadır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Peygamber (s.a.s.) Kuba&#8217;da yaptığı ilk caminin ardından hicretin ilk yılında (622–623) Medine&#8217;de Mescid-i Nebî&#8217;yi bina etmiştir.10 Bu, aynı zamanda bir İslâm şehrinde merkezî bir yerde yapılan Ulu Cami örneğinin de ilki sayılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mescidin doğu duvarına bitişik olarak Efendimiz&#8217;e ait odalar yapıldı, bu odalar İslâm tarihine &#8220;Hücre-i Saâdet&#8221; olarak geçti. Ayrıca Mescid&#8217;e Suffe denilen genişçe bir oda eklendi. Burası, bekâr ve kimsesiz Muhâcirlerin geceleri yatakhane, gündüzleri ise ders çalışma ve dinlenme yeri olarak kullandıkları bir alan idi.11 Suffe Okulu diye bilinen bu yerin İslâm tarihinde ilk yatılı okul olduğu söylenir. Böylece hicret, bilginin aktarılması, yeterli bilgi ve beceri donanımına sahip öğretmenlerin yetiştirilmesi maksadıyla ilmî faaliyetlerin de ciddî mânâda milâdı olmuştur. Hz. Fâtıma&#8217;nın o günlerde bir hizmetçi talebine karşılık Efendimiz&#8217;in, &#8220;Kızım sen ne diyorsun? Ben henüz Suffe Okulu talebelerinin iâşe ve ibâtesini yeterince sağlayamamışken nasıl olur da sana bir hizmetçi tahsis edebilirim?&#8221; cevabı, onun, bu ilim yuvasına ne derece önem verdiğini göstermektedir.12</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslâm Medeniyeti&#8217;nin bir yardımlaşma (vakıf) medeniyeti olduğu unutulmamalıdır. Tetkik edildiği zaman görülür ki, İslâm düşüncesine ana rengini veren bu gibi unsurlar, ya hicretle beraber ilk defa uygulamaya konulmuş veya var olan fakat şartların elverişsizliği sebebiyle öne çıkarılamayan hususlara ivme kazandırılmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu mânâda yardımlaşma ve dayanışmayı öne çıkaran önemli gelişmelerden biri hicreti takip eden yıl içinde Muhâcirlerin Medine&#8217;ye intibaklarını ve Ensâr&#8217;la ülfetlerini sağlayıcı muâhât (kardeşlik) tesisidir.13 Buna göre kardeşler, ortaklaşa çalışacaklar, elde ettikleri geliri bölüşeceklerdi. Üstelik aralarında miras da geçerli olacaktı. Bu formül herkese duyuruldu. Bütün halkın rıza gösterdiği anlaşılınca Hz. Peygamber (s.a.s.) süratle Muhâcirlerden 186 aileyi aynı sayıda Ensâr&#8217;ın yanına yerleştirdi. Ensâr, mal varlığının yarısını kardeşlerine vermek istese de Muhâcir kardeşleri onların hurmalıklarında çalışarak gelir elde etmeyi yani alın teri-el emeğiyle geçinmeyi tercih ediyorlardı. Bazıları da Ensâr kardeşlerinden borç alarak çarşı-pazarda iş yapıyorlardı. İleride Bahreyn arazisi ve Benî Nadîr&#8217;den kalan ganimetler taksim edilirken Ensâr, hisselerine düşen paydan Muhâcirler lehine vazgeçtikleri gibi onları bahçe gelirlerine de hissedar etmeye devam ettiler.14 Böylece diğergâmlığın en ince örnekleri yaşandı. Yardımlaşma konusunda en çaplı örneklere bu dönemde rastlanır ve bu husus her asırda gelen ilim adamlarının dikkatini çeker. Öte yandan Muhâcirler de 13 yıl boyunca edindiği tecrübeleri Ensâr kardeşlerine aktaracaklardı. Böylece iki zümre arasında arzulanan mefkûre beraberliği sağlanmış olacaktı. Enfâl sûresinin 75. âyetiyle kardeş yapılanlar arasında önceden geçerli olan miras hükmü kaldırılmış; veraset kan akrabalığına ait kılınmıştır. Bununla beraber Ensâr-Muhâcir kardeşliğinin çok samimi ve özden kopup gelen örnekleri İslâm tarihi kaynaklarının sayfalarında birer şeref tablosu olarak durmakta, bizlere de mânen gıda olmaktadır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fedakârlık, dayanışma ve yardımseverliğin en ince örnekleriyle İslâm tarihinde bir güzellikler albümü olarak yerini almış olan söz konusu kardeşlik, hiç kuşkusuz hicretin eseri sayılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müslümanlara namaz vaktinin girdiğini bildiren ve namaza daveti ifade eden ezan da hicretten sonraki ilk yılda meşru kılınmıştır.15 Ezanın, İslâm&#8217;ın en mühim şiarlarından biri olduğu düşünülürse, bu hayırlı gelişme de hicretin önemini artırmaktadır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicretin akabinde şehirde gerçekleştirilen önemli hususlardan biri de Müslümanların ekonomik hayatta varlık göstermeleri ve Peygamberimiz&#8217;in yönlendirmesiyle bu alanda organize olmalarıdır. Çok sayıda Yahudi unsurunun olduğu ve şehirde İslâmlaşmanın da henüz bütünüyle tamamlanmadığı bir ortamda ticarî alanda varlık göstermenin, önemli bir gelişme olduğu aşikârdır. Bu durum, sadece Muhâcirler ve Ensâr arasındaki münasebetlere yeni bir boyut kazandırmakla ve Müslümanları plânlı üretime, üretkenliğe yöneltmekle kalmıyor, aynı zamanda İslâm toplumunun sosyo-kültürel ve siyasî hayatının şekillenmesinde önemli bir tesir icra ediyordu. Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.s.) zaman zaman çarşı-pazara çıkarak Müslüman satıcıları denetlemesi bu yeni oluşuma ne kadar önem atfettiğini göstermektedir.16<br />
Hicretin ilk yılında gerçekleştirilen önemli gelişmelerden biri de Peygamberimiz&#8217;in siyasî başkanlığında şehrin gayrimüslim unsurlarını da içine alan ve müşterek bir vatan çevresinde şehir sakinlerinin hak, görev ve mesuliyetlerini belirleyen bir kanunun ortaya konulmuş olmasıdır. Ana kaynaklarda &#8220;Kitab&#8221; &#8220;Sahîfe&#8221; tabiriyle yerini alan bu kanun &#8220;yazılı kanun ve vesîka&#8221; mânâsında &#8220;Medine Vesîkası&#8221; unvanıyla tanınmıştır.17 Böylece Peygamberimiz evvelce sahip olduğu dinî iktidar (Allah&#8217;ın elçisi olması) yanında dünyevî iktidarı (Medine şehir devletinin başkanlığını) da kendi şahsında toplamış oluyordu. Hiç şüphesiz bu durum, hicretle oluşan yeni şartların gerektirdiği bir icraat olup, Medine döneminde Müslümanların siyasî-idarî teşkilâtlanmalarında oldukça önemli bir gelişme sayılır. Böylece Mekke&#8217;de dinî boyutlu olan İslâmî tebliğ, Medine&#8217;ye hicreti müteakip aynı zamanda siyasî boyut da kazanmıştır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şehirde peş peşe ortaya çıkan ve Müslümanları sevindiren bu olumlu gelişmeler yanında dışta müşriklerin baskısı, içte münafıkların nifakı söz konusu idi. Zamanla Medine çevresinde ve Yarımada&#8217;nın muhtelif bölgelerinde yerleşmiş olan Yahudilerin, hatta ileri dönemlerde bazı Hıristiyan unsurların da İslâm aleyhtarı oluşumlara destek vermesi tahmin edilebilirdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, Müslümanların mevcudunu öğrenmek istedi ve İslâm tarihinin ilk nüfus sayımı hicreti takip eden ilk yılda gerçekleşti. Sayımın yapıldığı günlerde Müslümanların sayısının 1500 olduğu görüldü.<br />
İslâm şiarları arasında en mühim mevkie sahip olan kıblenin belirlenerek namazların Kâbe&#8217;ye müteveccihen kılınmaya başlanması ile Müslümanların can, mal, din ve vatanlarını savunmalarına imkân veren &#8220;cihada izin&#8221; gibi çok önemli gelişmeler de ikinci yılda vukû bulmakla beraber hicreti müteakip ortaya çıkan ilkler arasında sayılır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, Müslümanların tarihe bakışına da tesir etmiştir. Bu münasebetle öneminden dolayı hicret, Hz. Ömer zamanında 17/638 yılında takvim başı olarak kabul edilmiştir.18</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç olarak İslâm tarihinde hicret, fedakârlığın, azmin, sabrın, Allah rızası için uzak mekanlara müjdeler götürmenin, ciddiyetin, gayretin, çalışkanlığın, üretkenliğin, yardımseverliğin, ihsanın, îsârın, siyasî ve idarî alanda müesseseleşmenin, mabet ve mektep oluşumunun, birlik ve dayanışmanın, üstün vazife şuurunun, derin sorumluluk anlayışının hem eseri hem de kaynağıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslâmî telâkkiye göre hicret, dinî ve ahlâkî alanda bütün inanış, bağlanış, sadakat ve samimiyet örneklerinin mayalandığı çok verimli bir zemindir. Bütün İslâmî güzelliklerin, hicret bahçesinde çiçek açıp en güzel meyvelerini verdiğinden hiç şüphe yoktur. Öte yandan hicret, sosyo-ekonomik alanda ve eğitim-öğretim sahasında müesseseleşmenin kaynağı olarak bilinir. Bu açıdan hicret, İslâm tarihine &#8220;içtimâî oluşumun temellerini atabilme, kendi başına karar verebilme, İslâm toplumunun güçlenmesi ve İslâm&#8217;ın yayılması adına taktik ve stratejiler geliştirebilme gibi hususların olmazsa olmaz şartı olan özgür ortamın sağlanması ve istiklâle ulaşılması noktasında&#8221; önemli bir kavşaktır. Dolayısıyla İslâm&#8217;ın toplum değerlerinin insanlık ufkunda kanatlanması adına önemli bir dönüm noktasıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazıyı hicretin önemine dikkat çeken bir nükte ile tamamlayabiliriz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Resûl-i Müctebâ (s.a.s.), Ensâr hazretlerine vefa eseri iltifatkâr cümlelerini ifade buyururken, &#8220;hicret eden bir muhâcir olmasaydı kendisini Ensâr&#8217;dan biri sayabileceğini&#8221; ifade ediyor.19 Böylece bir yandan Ensâr&#8217;a samimi muhabbetini izhar ederken, diğer yandan hicretin &#8211; muhâceretin önemli yerini vurguluyor ve kendisinin de bir muhâcir olduğunu belirtiyor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
halgul@yeniumit.com.tr</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dipnotlar<br />
1. Bu konudaki değerlendirme ve yorumlar için bk. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2003, s. 117-127; Hüseyin Algül, İslâm Tarihi, İstanbul 1986, 1/275-310; Ahmet Önkal, &#8220;Hicret&#8221;, DİA, 17/458-462; Âdem Apak, İslâm Tarihi, İstanbul 2006, s. 176-185.<br />
2. İbn Hişam, es-Sîretü&#8217;n-Nebeviyye, Mısır 1936, 2/73-75, 86-94; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, Dâru Sâdır, Beyrut ts., 1/219-223; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmil, Beyrut 1965, 2/95-101.<br />
3. İbn Hişam, es-Sîre, 2/85-89; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/222-223.<br />
4. Bkz. İsrâ sûresi, 17/22-29.<br />
5. İbn Hişam, es-Sîre, 2/121.<br />
6. İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/234; Buharî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 45.<br />
7. Detaylar için bkz. Buharî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 44; İbn Hişam, es-Sîre, 2/139; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/235; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmil, 2/107.<br />
8. İbn Hişam, es-Sîre, 2/146; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmil, 2/107.<br />
9. İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/235.<br />
10 Buharî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 44; İbn Hişam, es-Sîre, 2/141-143; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/239-241; Halebî, İnsânü&#8217;l-Uyûn, Beyrut ts., 2/66; İbnü&#8217;l-Esîr, el-Kâmil, 2/109-110.<br />
11. İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/255-256; Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, 7/46-47; Kettânî, et-Terâtîbü&#8217;l-İdâriyye, 1/474-478; Suffe Okulu&#8217;nun teşekkülü, iâşe ibâtelerinin sağlanması, eğitim-öğretim ve mezunlarının faaliyetleri ile ilgili bkz. Hüseyin Algül, İslâm Tarihi, 2/191-194; Âkif Köten, &#8220;Asr-ı Saâdette Suffe Ashâbı&#8221;, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdette İslâm, (ed. Vecdi Akyüz), Beyan Yayınları, İstanbul 2006, 3/261-285.<br />
12. Buhârî, Farzu&#8217;l-Humus 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/106. Detay ve yorum için bk. Âkif Köten, a.g.e., 3/261-288; Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekrem&#8217;in Örnek Ahlâkı, (çev. Hayrettin Karaman), 5. baskı, İstanbul 1978, s. 46.<br />
13. İbn Hişam, es-Sîre, 2/150-153; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/238-239; Buhârî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 2; Müslim, Fedâil 203, 204, 205, 206; Kardeşliğin verimli sonuçlarının Medine-İslâm toplumuna yansıması konusunda örnekler ve yorumu için bk. Hüseyin Algül, İslâm tarihi, 1/330-335.<br />
14. Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, 10/15; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur&#8217;ân Dili, İstanbul ts., 7/4843.<br />
15. İbn Hişam, es-Sîre, 2/154-156; İbn Sa&#8217;d, Tabakât, 1/246-248; Halebî, İnsânü&#8217;l-Uyûn, Beyrut ts., 2/93-94; Süheylî, Ravdu&#8217;l-Unuf, 4/300-400; Buhârî, Kitâbü&#8217;l-Ezan 1; Tirmizî, Bedü&#8217;l-Ezan 139; İbn Mâce, Kitâbü&#8217;l-Ezan 1.<br />
16. Bu konuya ışık tutan hadîs-i şerîfler için bkz. Buhârî, Büyû&#8217; 18, 19, 72; Îman 24; Zekât 18; Müslim, Îman 102; Büyû&#8217; 7, 9, 11, 51.<br />
17. İbn Hişam, es-Sîre, 2/147; Hamîdullah, el-Vesâiku&#8217;s-Siyâsiyye, Beyrut 1985, s. 57-62; Aynı Müellif, İslâm Peygamberi, (çev. Salih Tuğ), İstanbul 1990, 1/202-210; Maruf Devâlibî, İslâm&#8217;da Devlet ve İktidar, (çev. Mehmed S. Hatiboğlu), İstanbul 1985, s. 46-49; Abidin Sönmez, Resûlullâh&#8217;ın Diplomatik Münasebetleri, İstanbul 1984, s. 90-95; Hüseyin Algül, &#8220;Asr-ı Saadet&#8217;te İdarî Hayat&#8221;, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdette İslâm, (ed. Vecdi Akyüz), 1/377-391.<br />
18. Buhârî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 47.<br />
19. Buhârî, Menâkıbü&#8217;l-Ensâr 1.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/islam-tarihinde-hicretin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İ&#8217;lâ-yı Kelimetullah için HiCRET</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/ila-yi-kelimetullah-icin-hicret/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/ila-yi-kelimetullah-icin-hicret/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:54:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=103</guid>
		<description><![CDATA[Osman Karyağdı Hicret, ilk defa, insanlık semâsının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musâ, Hz. İsâ gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, insanlığın iftihar tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyâmete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı&#8230; &#8220;İnsanoğlunun her hayırlı teşebbüsünde yoluna şeytan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Osman Karyağdı </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, ilk defa, insanlık semâsının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musâ, Hz. İsâ gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, insanlığın iftihar tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyâmete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;İnsanoğlunun her hayırlı teşebbüsünde yoluna şeytan çıkar, değişik oyunlarla ona engel olmaya çalışır.&#8221; buyuran Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) devamla, şeytanın Müslüman olma, savaşa gitme ve hicret etme hususunda insanın yolunu kesmeye çalıştığını misal olarak anlatır. İnsan hicrete niyet edince şeytan yoluna çıkar ve &#8220;Sen şimdi memleketini, yerini, göğünü terk ederek hicret mi ediyorsun? Hâlbuki göç eden adam tıpkı yuları kazığa bağlı, ancak ipin miktarınca hareket serbestîsi olan bir at gibidir.&#8221; der. Cihad ve hicret gibi zor şartlar altında şeytanı dinlemeyip inandıklarını uygulamaya koyulan kişinin alacağı mükâfatı Efendimiz şöyle ifade eder: &#8220;Kim şeytana itaat etmez ve karar verdiği bu şeyleri yaparsa Allah&#8217;ın onu Cennet&#8217;e koyması bir haktır.&#8221; (Nesâî, cihad 19)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslâmi literatürde önemli bir yeri olan hicret, terim olarak, &#8220;Allah&#8217;a inanmayanların çoğunlukta olduğu veya rahat bir şekilde dini yaşamanın mümkün olmadığı bir yerden, Müslümanların ekseriyette bulunduğu veya dinî mükellefiyetlerin rahatça, herhangi bir engellemeye maruz kalmadan yapılabildiği bir diyara göç etmek&#8221; mânâsına gelir. İnanılan değerleri diğer insanların hayatına taşımak için başka yerlere gitmek de hicretin anlamına dâhildir. Hicretin hadislerde ifadesini bulan bir de derûnî anlamı vardır ki, bu da, &#8216;Allah&#8217;ın yasak ettiklerinden yüz çevirip onları terk etmek&#8217;tir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yukarıda mânâsı verilen hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şeytanın insanı yoldan çıkarmak için her türlü oyunu oynadığını anlatmış ve bu oyunlardan üçünü de misal olarak vermiştir. Şeytan, bu oyunlardan birini, hicret yolunda oynar. Bir kimse kendi yaşadığı yerde gerek dinî gerekse dünyevî açıdan sıkıntılar çekiyorsa, hayat ona yaşanmaz hâle getirilmişse ve bu kişinin, memleketinden ayrılıp başka yerlerde yaşama imkânı da varsa, onun hicret etmesi nispeten kolay olacaktır. Hicretin her çeşidi zordur, ama hadis-i şerifte, yaşadığı yerde bir sıkıntı ve derdi olmadığı halde sırf Allah rızası ve O&#8217;nun adının bütün insanlığa duyurulması, yani i&#8217;lâ-yı kelimetullah düşüncesiyle başka memleketlere yapılacak hicretlerden bahsediliyor olsa gerektir. Nitekim tarih boyunca bu mânâda muhacirler eksik olmadığı gibi günümüzde de aynı duyguyla dünyanın değişik yerlerine, büyük fedakârlıklar ortaya koyarak giden pek çok mefkure muhaciri vardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir Müslüman için en büyük örnek, peygamberler ve onların izinden gidenlerdir. Bütün peygamberlerin hayatında hicretin önemli bir yeri vardır. Bunu cahiliye putperestliğine bulaşmamış hakikî bir Hıristiyan olan Varaka b. Nevfel çok iyi ifade etmektedir. Efendimiz&#8217;e ilk vahiy geldiğinde Hz. Hatice Vâlidemiz, Efendimiz&#8217;le beraber Varaka&#8217;ya gitmişlerdi. Peygamberimiz gördüklerini anlatınca Varaka durumu şöyle yorumlamıştı: &#8216;Gördüğün, daha önce Hz. Musa&#8217;ya vahiy getiren Nâmus, yani Cebrâil&#8217;dir. Keşke ben, Senin dine davet edeceğin o günleri görebilsem de, kavminin Seni yurdundan çıkaracakları, hicret etmek zorunda kalacağın güne yetişip, o gün Sana destek verebilsem!&#8217; Bunun üzerine Peygamberimiz, &#8216;Beni, yurdum Mekke&#8217;den çıkaracaklar mı?&#8217; diye sormuş, &#8216;Evet, Senin tebliğ ettiğin hakikatleri insanlara anlatan herkes mutlaka düşmanlıklara maruz kalmıştır. Şayet o gün geldiğinde hayatta olursam, Sana gücümün yettiğince yardımcı olurum.&#8217; cevabını almıştı.&#8221; (Buharî, Bed&#8217;ü&#8217;l-Vahy 1; Müslim, İman 252; Tirmizi, Menakıb 13) Evet, Varaka bütün peygamberlerin hayatında hicretin mühim bir yeri olduğunu daha risaletinin başlangıcında Efendimiz&#8217;e (s.a.s.) haber vermişti.<br />
Peygamberler, bizzat kendi halkları tarafından memleketlerinden hicret etmeye mecbur bırakıldıkları gibi peygamberlik vazifesinin bir neticesi olarak, insanlara tebliğ için de hicretler tertip etmiş ve kıyamete kadar gelecek Müslümanlara örnek olmuşlardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicretiyle de Örnek Bir Peygamber: Hz. İbrahim<br />
Peygamberlerin ayrılmaz vasıflarından biri de tebliğdir. Onlar, Allah&#8217;tan aldıkları emir ve yasakları insanlara ulaştırma ve yeryüzünde O&#8217;nun razı olacağı bir hayatın yaşanması adına azamî gayret sarfetmişlerdir. Nebiler babası Hz. İbrahim aleyhisselam Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, &#8220;İbrâhim ve onunla beraber olanlarda, size güzel bir örnek vardır.&#8221; (Mümtehine sûresi, 60/4) beyanıyla Müslümanlara bir rehber olarak tanıtılır. Ömrünün önemli bir kısmı hicretle, farklı coğrafyalarda insanlara hak ve hakikati anlatmakla geçmiş bu &#8220;rehber insan&#8221;ı, seyahat imkânlarının bugünkü kadar kolay olmadığı bir devirde, birbirinden uzak diyarlarda görüyoruz. Bu mânâda Hz. İbrahim&#8217;in hayatında, Harran, Ürdün, Mısır, Filistin gibi bölgeler vardır. O, bu ülkelere geçimini sağlamak, yaşadığı yerdeki zulümden kaçmak için değil; Rabb&#8217;inin, tebliğini emrettiği dini anlatmak için gitmiştir. Nitekim o, kendi durumunu, &#8220;إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ &#8211; Ben, Rabbimin emrettiği yere hicret edeceğim. O, azîz ve hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).&#8221; (Ankebut sûresi, 29/26) şeklinde ifade etmekte ve insanı dünyaya bağlayan şeylerden kaçma, Rabb-i Rahim&#8217;in rızasının olduğu yerlere yönelmenin lüzumunu dile getirmektedir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bütün peygamberler bu hicret silsilesini devam ettirmişlerdir; hayatında hicret olmayan bir peygamber yok gibidir. En hayırlı olmada peygamberlerden sonraki mertebeyi ihraz eden Sahabe-i Kiram da bu konuda ulaşılması zor bir gayret ortaya koymuşlardır. Musab b. Umeyr&#8217;i, Efendimiz&#8217;in ashabından i&#8217;lâ-yı kelimetullah için hicret edenlerin başında görüyoruz.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Musab b. Umeyr ve Diğer Sahabîlerin Hicretleri<br />
Hz. Mus&#8217;ab (r.a.), lüks içinde çok rahat bir hayat yaşarken, bunu bir tarafa bırakıp Müslüman olmuş, dolayısıyla da ilk hicretini küfürden imana yapmıştı. Bu &#8220;hicret kahramanı&#8221;, bi&#8217;setin beşinci yılında Habeşistan&#8217;a giden ilk kafile içindedir. O, Habeşistan&#8217;da bir müddet kaldıktan sonra küfür önderi bazı müşriklerin, Müslüman olduğuna dair gelen haberler üzerine Mekke&#8217;ye dönmüş ve daha fazla bilinen ikinci hicretine kadar da burada kalmıştı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamberimiz tebliğ vazifesini yerine getirmek için her imkanı değerlendiriyordu. Hac dönemi de en verimli dönemlerden biriydi. Medineli on iki kişiyle hac döneminde Mina&#8217;da bir biat yapılmıştı. Bu 1. Akabe Biatı&#8217;na katılan Medineli Müslümanlar, kendilerine dinî meselelerde yardımcı olması ve Medine&#8217;deki diğer insanlara İslâm&#8217;ı tebliğ etmesi için Allah Resûlü&#8217;nden (s.a.s.) bir muallim isteyince, o zamana kadar gelen ayetleri ve dinin hükümlerini bilen, Efendimiz&#8217;in nasıl tebliğ yaptığını da iyi kavrayan Mus&#8217;ab b. Umeyr (r.a.) bu iş için Medine&#8217;ye gitmişti. O, temsille desteklenen tebliğiyle Medine ileri gelenlerinin Müslüman olmasına vesile olmuş ve onları da yanına alarak bir sene sonraki 2. Akabe Biatı&#8217;na 75 kişiyle gelmişti. Evet bu 75 kişi, hizmet için Medine&#8217;ye hicret eden Hz. Musab&#8217;ın fevkalade gayreti vesilesiyle Müslüman olmuşlardı. Burada, Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ın da içinde bulunduğu Habeşistan&#8217;a ilk hicret kafilesinin durumunu kısaca hatırlamakta fayda var:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah, Peygamber Efendimiz&#8217;i (sallallahu aleyhi ve sellem), amcası Ebû Talip vasıtasıyla müşriklerin saldırılarından korumuş olsa bile, Allah&#8217;a inanıp Resûlü&#8217;ne bağlandıklarından dolayı, kabileleri tarafından akla-hayale gelmedik işkence ve zulümlere uğratılan Müslümanlar için Mekke&#8217;de kalma, dinlerini rahatça yaşama ve yayma imkânı kalmamıştı. Yeni bir yer, yeni bir sığınak bulmak gerekiyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) Müslümanlara, &#8216;Habeşistan&#8217;a gitseniz… Orada bir melik var ki, onun yanında kimseye zulmedilmez. Orası güvenilir bir yer. Bu şekilde içinde bulunduğunuz bu sıkıntılı durumdan kurtulursunuz.&#8217; buyurmuştu. Bu emir ve izni alan Müslümanlar, fitneden kurtulmak ve dinlerini daha rahat yaşayabilmek için Habeşistan&#8217;a hicret ettiler.1 Habeşistan&#8217;a giden Müslümanlar rahat etmiş, dinî hürriyetlerini elde etmişlerdi; Müslüman oldukları için zulme uğramıyor, dinlerini rahatça yaşıyor ve insanlara anlatabiliyorlardı. Lakin Habeşistan, Mekke&#8217;ye çok uzaktı, ulaşım ve haberleşme oldukça zordu. Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) Habeşistan&#8217;a gitmesi, vazifesi icabı mümkün değildi. Çünkü O, önce yakın çevresinden başlayarak insanları akıbetleri konusunda uyarmakla görevliydi. Bu vazifeyi îfâ adına çok yakındaki Taif&#8217;e gitmiş, ancak oranın halkı, Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;nü kan-revan içinde bırakmıştı. Böylece Taif, hem Müslümanlara sığınak olma şerefini, hem de yeni bir medeniyetin inşa edileceği bir mekân olma imkânını kaybetmişti. Aynı zaman diliminde Medine&#8217;de bazı insanlar Müslüman olmuş ve derken Müslümanlık günden güne yayılır hale gelmiş.. böylece Medine ahalisi Efendimiz&#8217;e her konuda biat etmişti. Sırada göç için sadece Allah&#8217;ın emir ve izni kalmıştı. Bunlar da gerçekleşince Medine&#8217;ye hicret vukû buldu. Medine&#8217;ye hicretin akabinde Kureyşliler, muhacirlerin ailelerinin parçalanmasından meydana gelen özlemlerini istismar etmekten geri durmuyorlardı. Fakat her şeye rağmen dinin yaşadığı bir çevre oluşturma hedefine matuf olan hicret başarılmıştı. Medine artık Mekke gibi mukaddes bir belde olmuştu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mukaddes Beldelerden Ayrılmak<br />
Mekke-Medine, Allah Resûlü&#8217;nün ifadesiyle, ibadet maksatlı ziyaret edilebilecek üç mescidden ikisini barındıran ve her köşesinden dinî hayatı canlı tutma adına hâtıra ve işaretlerin fışkırdığı mübarek beldelerdir. Kâbe her Müslüman&#8217;ın görmek için can attığı, Mescid-i Nebevî ve Ravza komşusu olmak için fedakârlıklara katlanılan yerlerdir. Ancak Mekke ve Medine&#8217;nin Efendimiz zamanındaki sahipleri olan sahabîler, bu mukaddes topraklardan ayrılıp başka yerlere göç etmişlerdir. Demek ki, onlara göre bu mukaddes beldelerde kalmaktan daha önemli şeyler vardı: Cihad ve Hicret. Peygamberimiz hayattayken kaç sahabî olduğuna dair farklı rivayetler vardır. Yüz, yüz otuz bin rakamları zikredilmektedir. Bunun yanında Medine&#8217;de medfun sahabîlerin sayısı on bin civarında tespit edilmiştir. Mekke ve yakın yerlerdekiler de düşünülürse bu sayı yirmi-otuz bini geçmez. Demek ki, geriye kalan sahabîler memleketlerini, inandıkları hakikatleri insanlara ulaştırmak için, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Onlar, &#8220;Mekke-Medine gibi, insanları büyüleyen güzel yurtlarından ayrılarak, Rûh-i Revan-ı Muhammedî, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalansın diye gittiler; gittiler ve bir daha da geriye dönmediler. Mesela, bunlardan biri Ümm-ü Haram&#8217;dır. O, Efendimiz&#8217;den aldığı beşaretle, yaşlı haliyle çıktığı Kıbrıs seferinde şehit olmuş ve oraya gömülmüştür.&#8221;2</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Büyük Medeniyetler Hicretle Kuruldu<br />
Sosyologların tespitine göre, medeniyetlerin kuruluşunda hicretin önemli bir yeri vardır. Pek çok Müslüman &#8216;hicret&#8217; deyince Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.s.) buyruğu üzerine, bazı sahabîlerin Mekke&#8217;den Habeşistan&#8217;a ve Medine&#8217;ye göç etmesini anlamaktadır. Kur&#8217;ân&#8217;ın hicreti anlatırken kullandığı ifadeden, hicretin felsefî ve sosyal açıdan çok derin bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. Tarihe dikkatle bakılınca, hicretin hiç de tarihin ve tarihçilerin göstermek istediği basit bir olay değil, tam tersine son derece muhteşem bir ilke olduğu; buna rağmen şimdiye kadar, kimsenin bu konuya bu ciddiyetiyle değinmediği görülecektir. Tarih boyunca hicret, medeniyetlerin doğuşunda başlıca muharrik olduğu halde, tarih felsefesiyle uğraşanlar bile bu konuya gereken önemi vermemişlerdir. Tarihte bildiğimiz yirmi yedi medeniyetin hepsi, bir hicretten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun bir tek istisnası bile yoktur.3</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslâm medeniyetinin temelleri de böyle bir hicretle atılmıştır. Hicret, bazı Müslümanların, annelerini, babalarını, çocuklarını ve mallarını Mekke&#8217;de bırakarak Kureyş&#8217;in zulmünden kurtulmak için Medine&#8217;ye göçmelerinden ibaret basit bir hadise değildir. O, Medine&#8217;de yeni bir medeniyetin temellerinin atılması için yapılan büyük hareketin ilk adımıdır. Mekke halkı, Müslümanları ve Efendimiz&#8217;i eskiden beri güzel ahlakları ve doğruluklarıyla tanıyorlardı. Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) peygamberliğini ve daha önce kendilerine hizmet eden kölelerin, kendileriyle eşit şartlarda olmasını kabullenemediler. Ancak Medine bu konuda temiz ve bâkir bir alandı ve orada yepyeni ve tertemiz bir başlangıç yapıldı.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret Geçmişi Temizler<br />
İnsan her zaman hata yapabilir ve yaptığı hatalardan da tövbe edip Allah karşısına tertemiz çıkabilir. Ancak insanlar umumiyetle bir kimseyi geçmişte yaptığı hatalarla değerlendirir ve kolayca da temize çıkarmazlar. Geçmişteki, beşer olmanın gereği bazı tavır, davranış ve hareketler müspet mânâda bir iş ortaya konulurken kişiyi, -daha doğrusu o kişinin muhataplarını- engeller. Bu anlamda peygamberler müstesnadır. Zira onlar içinde yaşadıkları topluluklar için hayatlarının her döneminde birer nümûne-i imtisal olmuş, örnek bir hayat ortaya koymuşlardır. Buna rağmen, Firavun, Hak ve hakikati tebliğe başladığı zaman Hz. Musa&#8217;ya (a.s.), قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ &#8220;A! Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin?&#8221; (Şuara sûresi, 26/18) diyebilmiştir. Hayatını son derece dikkatli yaşayan bir peygamber için bile çocukluk ve gençlik dönemi böyle serrişte edilebiliyorsa, diğer insanların bundan uzak kalmaları düşünülemez. Binaenaleyh bir kimsenin kendi memleketinde hak ve hakikati anlatması zordur. Çünkü muhatapları onun çocukluğunu bilmektedirler ve çevrelerinden çıkan birini kabullenmeleri zordur.<br />
Hicret eden insan, geçmişinin menfi yönlerine sünger çekebilir. Hicret sonrası yeni bir iklimde, yeni muhataplar bulunup tertemiz bir sayfa açılarak, insanlara yüce duygular, evrensel insanî değerler daha rahat anlatılabilir. Böylece hicret, yeni şartlara göre hizmet etme adına insana bir canlılık ve yenilenme duygusu verecektir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret son buldu mu?<br />
Hz. Âişe&#8217;den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste, Allah Resûlü (s.a.s.), &#8220;Mekke fethinden sonra artık hicret yok; fakat cihad ve niyet vardır.&#8221; (Buhârî, Menâkıbü&#8217;l-ensâr 45, Cihâd 1; Müslim, Hac 445) buyurmaktadır. Hadisin bazı rivayetlerinde &#8220;Mekke&#8217;den hicret yoktur.&#8221; kaydı vardır ki bu kayıt, Müslümanlara her türlü zararı veren Mekke ahalisi artık İslâm&#8217;la şereflendiğine göre oradan ayrılmaya gerek olmadığını ifade eder. Öyleyse bu hadis, &#8220;Mekke&#8217;nin fethinden sonra Mekke&#8217;den hicret yoktur.&#8221; şeklinde anlaşılmalıdır. Hadiste cihad ve niyetin bâki olduğu ifade edildiğine göre bundan sonraki hicretler, &#8220;cihad&#8221; yani &#8220;i&#8217;lâ-yı kelimetullah&#8221; boyutlu olacaktır. Hicretin sona ermediğini gösteren başka hususlar da vardır. Nitekim bir hadiste, &#8220;Tövbeler kabul edildiği müddetçe hicret sona ermez. Tövbeler ise güneş battığı yerden doğacağı ana kadar devam eder.&#8221; (Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/99) buyurulmuştur. Hicretin bitmediğini net bir şekilde ifade eden bu hadisin yanında, &#8220;Asıl muhacir, Allah&#8217;ın yasak ettiklerini terk edip, helallerine yönelendir&#8221; nurlu beyanı ve kıyamete kadar insanlara rehber olacak Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de &#8220;iman-hicret-cihad&#8221; üçlüsünün pek çok ayette beraber zikredilmesi gibi hususlar da dikkati çekmektedir. Müslümanlar, tarih boyunca hicret ruhunu cihad anlayışı ile bütünleştirmiş, öncü dervişler ordulardan çok önce farklı yerlere gitmiş ve kale fethinden ziyade kalb fetihlerine öncelik vermişlerdir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicretin Önündeki Engeller<br />
Mükâfatı çok büyük olan hicret aslında hiç de kolay değildir. Zira mükâfat, çekilen meşakkatle orantılı olur. Abdullah ibn Abbas&#8217;ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>اَلهِْجْرَةُ هِجْرَتاَنِ هِجْرَةُ الحْاَضِرِ وَهِجْرَةُ الْباَدِي، فَأَمَّا الْبَادِي فَيُجِيبُ إِذَا دُعِيَ وَيُطِيعُ إِذَا أُمِرَ، وَأَمَّا الْحَاضِرُ فَهُوَ أَعْظَمُهُمَا بَلِيَّةً وَأَعْظَمُهُمَا أَجْرًا </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Hicret, yerleşik hayat yaşayan şehirlinin hicreti ve göçebenin hicreti olmak üzere iki çeşittir. Göçebe, bir yere çağrıldığında rahatlıkla gitme, kendisine bir şey emredildiğinde kolaylıkla itaat etme imkânına sahiptir. Yerleşik hayat yaşayan kimseye gelince, onun bu konudaki imtihanı daha çetin ve mükâfatı da daha büyüktür.&#8221; (Nesai, Biat 13)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret yolunda kişinin sahip olduğu mal mülk ciddî bir engeldir. Zira o, bunları bırakıp gidecektir. Oysaki mal sevgisi insanın fıtratında vardır. Uğrunda hicret edilen değerlere tam bir inanç ve güven olmazsa, sahip olunanlar bırakılıp gidilemez. Bundan dolayı, hadiste de ifade edildiği gibi yerleşik hayatı olan kişinin hicreti hem zor hem de mükâfatı büyüktür. Zira o, göçebe olana göre daha çok şeyi terk ediyor ve onlardan hicret ediyor konumundadır. Kendilerinden her zaman hicret etme fedakârlığı beklenen kimselerin ev-bark sahibi olmamaları bundan dolayı övülmüştür.4 Sahip olunan şeylerin, aynı zamanda insana sahip olabileceği unutulmamalıdır. Sahip olunanlar çoksa imtihanı kazanmak daha zor olacaktır. Bununla beraber gerektiğinde her şeyi bırakıp gidebileceklerin sahip oldukları da sorgulanmamalıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Her birisi iman, hizmet düşüncesi ve kolektif şuurla alınan kararlara itimatla çözülebilecek başka engelleri de vardır hicretin. Tecrübesizlik, yani kişinin kendini yetersiz görmesi bir handikaptır. Bir istişare neticesi alınan karara itimat etme ve halis niyetle bu aşılabilir. Daha iyisini arama noktasında kendini yetersiz görme güzel olsa bile bazen şeytanın sağdan yaklaşması ve yapılacak işlerin önüne engel olması şeklinde de tezahür edebilmektedir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir başka mani aile sevgisi ve şefkattir. Bunlar güzel duygulardır. Ancak yapılacak işler bütün insanlığı ilgilendirdiğinden bunlara takılıp kalınmamalıdır. Memlekete bağımlılığın yanında gidilecek yerlerde karşılaşılabilecek sürprizler de bir engel olmaktan çıkarılmalıdır. Zira insan kendi memleketinde bir düzen tutturmuş, kendi hayatını düzene sokmuştur. Bilinmeyen bir ülkede aynı şekilde devam etmesinin zor olacağını şeytan, insanın önüne bir engel olarak çıkarabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret Sonrası Dikkat Edilecek Hususlar<br />
Her şeye rağmen hicret edenlerin kazanma zemininde kayıplar yaşamamaları için dikkat etmeleri gereken bazı hususlar vardır. Yüce idealler uğruna hicret eden bir kimse, aynı zamanda kendini koruma konusunda da önemli bir dinamiğe sahiptir. Zira o, niçin hicret ettiğini unutmazsa hep canlı kalacak ve yol yorgunluğu yaşamayacaktır. Hicret edip başka yere gittikten sonra kendini muhafaza edemeyen insanlar da -az da olsa- vardır. Mesela, Ubeydullah ibn Cahş bunlardan biridir. Ubeydullah, Efendimiz&#8217;in halasının oğludur ve Habeşistan&#8217;a ilk hicret edenlerdendir. Orada Müslümanlarla irtibatı kesmiş, kendini içkiye vermiştir. Merkezle irtibatı kalmayınca da, çevrenin tesirine karşı koyamayarak dinini terk etmiştir. Hâlbuki o, dinini korumak için hicret etmişti. Hicret edenler menfi bir örnek olarak Ubeydullah ibn Cahş&#8217;ı da bilmelidirler ki, korunabilsinler.5</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Diğer taraftan hicret eden insan, gittiği yeri kendi memleketi gibi sevmeli ve oranın fizikî ve coğrafî şartlarına bir an önce kendini hazırlamalıdır. Tabiî ki yer değiştirmenin getirdiği bazı sıkıntılar olacaktır. Bunlar çok büyütülmemeli ve bir an önce bunlara yönelik çözüm yolları aranmalıdır.. Bu konuda en büyük örnek yine Efendimiz&#8217;dir (aleyhi ekmelü&#8217;t-tehâyâ). Nitekim Efendimiz Medine&#8217;ye geldiğinde muhacirler buranın havasına alışamamış hatta ciddi rahatsızlık geçirenler olmuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s.), &#8220;Allah&#8217;ım! Bize, en az Mekke&#8217;yi sevdirdiğin kadar hatta daha fazlasıyla Medine&#8217;yi de sevdir. Bu beldeyi sıhhat yurdu, ölçü ve tartılarına bereket ihsan eyle.&#8221; (Buharî, Fezailu&#8217;l-Medine 11; Müslim, Hac 480) şeklinde dua etmişti. Bu dua kabul edilmiş, rahatsızlıklar iyileştiği gibi Medine kıyamete kadar Müslümanlar tarafından sevilen/sevilecek bir şehir olmuştur. Bugün de gidilen yerlerde imkân ve şartlar elverişsiz hatta çok çetin olabilir. Ancak hicretin mükâfatı düşünülerek bunlara katlanılmalı ve şartları daha iyiye çevirme adına yapılacaklar düşünülmelidir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Özel durumlar ve bir istişare neticesi olmadıkça dönmeyi düşünmeden hicret edilmelidir. Sahabe, hicretten önceki memleketine bir şekilde gidince orada vefat edecekleri ve hicret sevabından mahrum kalacakları endişesini taşımıştır. Sa&#8217;d b. Havle (r.a.) Veda Haccı sırasında Mekke&#8217;de vefat etmiş ve sahabe-i kiram buna çok üzülmüştü. Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas (r.a.) da aynı süreçte rahatsızlanmış ve tam hicret etmiş sayılamayacağı, hicret sevabını alamayacağı endişesine kapılmıştı. Durumunu Efendimiz&#8217;e bildirince de şu müjdeyi almıştı: &#8220;Daha çok yaşayacaksın. Çok kimse senin elinle fayda görürken, pek çok kişi de senin vasıtanla cezalandırılacaktır.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/176) Bu müjde onu rahatlatıp sevindirmişti. Zira o, hicretinin mükâfâtını alamama endişesinden kurtulmuştu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İ&#8217;lâ-yı kelimetullah için göç eden biri, şayet gittiği yer dünyevî açıdan cazip ise buna kapılmamalı ve asıl hedefini unutmamalıdır ki, hicret etrafında Allah rızası kendisine müyesser olabilsin. Bu hususta en çok, arkadaşlarla irtibatı koparmamaya dikkat edilmelidir. İnsan, uzun süre yalnız kalmamalı, yalnız kalması gerektiği zamanlarda da manevî beslenmesini iyi yapmalıdır. Zira, yalnız kalan, aslında yalnız değil, şeytanla baş başadır; her ne kadar onu görmese de… Bu konuda yukarıda sadece işaret edilip geçilen Ubeydullah b. Cahş&#8217;ın ibret dolu durumu dikkate alınmalıdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Her şeyin bir usûlü vardır. Gidilen yerlerde gerek oranın yerleşik kanunları gerekse insanların hayatı algılamaları adına ciddi bilgi alınmalı ve usûl hatasına düşülmemelidir. Çünkü usûl olmadan bir vusûl, yani düşünülene muvaffak olmak mümkün olmayacaktır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hâsılı, Peygamberlerle başlayıp yeni medeniyetlerin kurulmasında en temel rolü oynayan, insana tertemiz bir gelecek vaat eden hicret; dünyada din, insanlık ve evrensel insanî değerler adına yapılacak şeyler olduğu müddetçe yaşamaya devam edecektir. Hicret devamlı olduğuna göre muhacir adaylarının, hem dünya hem de ahirette büyük mükâfatı olan &#8220;mukaddes göç&#8221;e yeterli donanımla hazır olmaları hayati önem taşımaktadır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Araştırmacı &#8211; Yazar<br />
okaryagdi@yeniumit.com.tr</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dipnotlar<br />
1. İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 3/85.<br />
2. M. Fethullah Gülen, Prizma 3/38<br />
3. Ali Şeriati, İslâm Sosyolojisi Üzerine, s. 50-51.<br />
4. Bir peygamber sefere çıkarken, kendisini takip edeceklerde bulunmaması gereken hususları anlatıyor. Bunlardan birisi de &#8220;inşasına başladığı, henüz tavanını tamamlamadığı bir ev&#8221;dir. Zira o ev, kendisine ciddi bir ayak bağı olacak, aklı hep evinin eksikliklerinde olacaktır. (Bkz.: Buharî, Humus <img src='http://www.hicretim.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /><br />
5. İbn Abdi&#8217;l-Berr, İstîâb 3/877, 4/1844; İbn Hacer, İsâbe 7/575</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/ila-yi-kelimetullah-icin-hicret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicretin Kazandırdıkları</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/hicretin-kazandirdiklari/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/hicretin-kazandirdiklari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:54:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=100</guid>
		<description><![CDATA[Doç. Dr. Muhittin Akgül Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibaret olan; iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme.. işte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Doç. Dr. Muhittin Akgül </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibaret olan; iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme.. işte Kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Canlılar içinde akıl bahşedilen tek varlık insandır. Akıl, sorumluluğu ve birtakım imtihanlara maruz kalmayı gerektirir. Zira imtihansız, iyiyle-kötünün, sadıkla-yalancının, sabırlıyla-sabırsızın ayrılması mümkün değildir. Cennet&#8217;e iştiyaklı yaratılan insanın, bu adaylığını ispatı, ancak dünya hayatında karşı karşıya kaldığı imtihanlar karşısındaki başarısıyla ortaya çıkar. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İmtihan olmak, insana başlangıçta güzel görünmez. Bazı acı ve ızdırapları çekmesi, fedakârlıkları yapması, kendisi, evlâtları ve malı-mülkü adına bazı kayıplarının olması, korku, açlık söz konusu olabilir. Ancak imtihanın sonu her zaman için tatlıdır. Sürprizler diyarı Cennet&#8217;e ehil hâle gelme ve Yüce Mevlâ&#8217;nın sadık bir kulu olma şerefine nail olma gibi neticelerini düşündüğümüzde, böyle bir neticenin ne denli kıymetli olduğu âşikârdır. Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): &#8220;Cennet, insanın hoşuna gitmeyen şeylerle, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla çepeçevre kuşatılmıştır.&#8221; (Buhari, Rikak 28) beyanı da bunu göstermektedir. Bu makalede, başlangıcı acı olup, insanın hasret çekmesine, gurbet yaşamasına, sevdiklerinden ve dostlarından ayrılmasına sebep olan, ancak neticesi tatlı olup bereketlerin gelmesine vesile olan, onun da ötesinde müminin gerçek mümin olduğunun göstergesi olan hicretin, âyetler ve hadîsler çerçevesinde insana kazandırdıkları üzerinde durulacaktır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Hicret Hüznü Giderir ve İlâhî Maiyete Ulaştırır<br />
Hicret, başlangıçta insana zor gelir. Yerinden-yurdundan, yakınlarından ve alıştığı ortamdan ayrılan insan, mahzun olur. Ancak bu yolda çekilen her hüzün, insanın gelecekteki hüzünlerine karşı âdeta bir kale durumuna gelir. Yüce Mevlâ, böyle bir fedakârlığı yapan insanı, kendi koruması altına alır, muhtemel tehlikeler karşısında onu korur ve hüznünü giderir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>En büyük muhacir olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hicret esnasında Sevr Mağarası&#8217;na misafir olmuştu. Durumun yatışmasını, yolun emniyet ve güvene kavuşmasını bekliyordu. Ancak müşrikler ellerinden kaçırdıkları Hz. Muhammed&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peşini bırakmamaya kararlıydılar. Başına büyük ödüller koymuşlardı. En mahir iz sürücüler yollara düşmüş, sıkı bir takip başlatmışlardı. İşte bu esnada müşriklerden bir grup Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunduğu mağaranın kapısına kadar geldi. Neredeyse içeridekileri görecek kadar yaklaşmışlardı. Bu esnada Hz. Ebubekr (r.a.) büyük bir endişeye kapıldı. Onun endişesi kendisi için değildi. Her şeyden daha ziyade sevdiği Allah Resûlü içindi. Hz. Ebubekr&#8217;in (r.a.) telâşını gören Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), üzülmemesini, zira her şeyi gören ve bilen Yüce Mevlâ&#8217;nın kendileriyle beraber olduğunu bildirdi. Konuyla ilgili âyet mealen şöyledir:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Eğer siz Peygamber&#8217;e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke&#8217;den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: &#8216;Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir&#8217; diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah&#8217;ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).&#8221; (Tevbe 9/40)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur&#8217;ân evrensel bir kitaptır. Dolayısıyla bu âyet, her dönemde aynı niyetle yola çıkan bütün muhacirlere şamildir. Allah Resûlü&#8217;nün hicret yolunda bütün hüznünün giderildiği, görülmedik mânevî ordularla desteklendiği ve İlâhî maiyete alındığı gibi, her dönemdeki ve yerdeki aynı gaye ile yola çıkan ve muhtemel sıkıntılarla karşılaşan muhacirler de, âyette belirtilen müjdelere mazhar olacaklardır. Böyle bir mazhariyet, herhangi bir insandan beklenilen bir mazhariyet değil, sözü ve gücü, bütün varlığa geçen ve Âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;ın vaadidir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur&#8217;ân-ı Kerîm, en büyük hicret eri olan Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretini nazarlarımıza vererek, aslında bütün insanlara, hicretten elde edilecek olan Allah&#8217;ın yardımı, huzur ve güven duygusunu vermesi ve düşmanlarına karşı desteklemesi gibi müjdeleri hatırlatmaktadır. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret yolculuğuna çıktığında, daha gideceği yere varmadan bu müjdeleri almış, gelecekte ulaşacak nimetlerden haberdar edilmişti. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gerçekten de bu haberin verilmesinden kısa bir süre sonra, haber verilenlerin hepsi vuku bulmuş, Allah kendisi için hicret eden peygamberini ve ashabını düşmanlarına karşı korumuş, meleklerle onları desteklemiş ve düşmanlarını zelil kılmıştır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Hicret Gerçek Mü&#8217;minliğe, Mağfiret ve Rızka Vesiledir<br />
Rabb&#8217;ini tanıma, böylece ebedî hayatını şekillendirme gayesiyle dünyaya gönderilen insanın, Rabb&#8217;ini gerçek anlamda tanıyıp-tanımadığının, O&#8217;na inanıp inanamadığının veya imanındaki derecesinin ortaya çıkması için, bazı imtihanlarla karşılaşması kaçınılmazdır. İmandaki derecenin açığa çıkması, yakin derecesine ermesi ve böylece Cennet&#8217;in en yüce mertebelerine aday olduğunu ispatlaması, ancak gerçek imana sahip olmasına bağlıdır. Gerçek imanın göstergesi de, Yaratanı uğruna başına gelen imtihanlardan yüz akıyla çıkmış olmasıdır. Mü&#8217;minin imanının derecesinin göstergelerinden biri de, Rabb&#8217;inin rızasını kazanmak için, O&#8217;nun emrettiği hayat tarzını gönül huzuruyla yaşamak, O&#8217;nun adını başka yerlere taşımak ve herkesi o iklimden faydalandırmak için, memleketinden, sevdiklerinden, mal ve mülkünden ayrılma fedakârlığının göstergesi olan hicreti yaşamasıdır. Böyle bir fedakârlık mü&#8217;mine, imanındaki gücü, iman derinliğini ve imanını, hiçbir engelin söküp atamayacağını gösteren önemli göstergedir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Böyle bir yola baş koyan hicret eri, Yüce Mevlâ&#8217;nın: &#8220;Gerçek mü&#8217;minler bunlardır.&#8221; dediği zümrenin içine girme şerefine erecek ve böyle bir imtihanı başarıyla geçenler, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın hem mağfiretine, hem de dünya-âhiret mutluluğuna erme müjdesine mazhar olacaklardır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nitekim konuyla ilgili âyette: &#8220;İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü&#8217;minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.&#8221; (Enfal 8/74) müjdeleri verilmektedir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Âyetin sonunda أُولٰئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنوُنَ حَقّاً cümlesi, inançları uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak hicret eden kimselerin imanlarındaki derinliği ifade etmektedir. Zaten böyle bir derinlik olmasaydı, vatanlarını ve mallarını terk ederek uzak beldelere giderler miydi? Aynı zamanda böyle bir gidiş onlara, mü&#8217;minin ideal bir ufuk olarak baktığı hakiki mü&#8217;minlik özelliğini kazandırmaktadır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, imanın müşahhaslaştığı canlı bir tablo gibidir. Zira Müslümanlık, sadece teoriden, inanmadan, hattâ ibadet dediğimiz bazı davranışları yerine getirmeden ibaret değildir. İslâm, inancın müşahhas bir şekilde, yaşayan bir toplumun şahsında somutlaşmadığı sürece, fiilen varolmuş sayılamaz. Hicret, yeri geldiği ve şartlar gerektirdiği bir zaman diliminde, İslâm hakikatinin fert ve toplum plânında mücerretten müşahhasa dönüştüğü bir sahne konumundadır. Bu sahnede mü&#8217;min, imanın gereğini sergilemekte, teoriden ibaret olan imanını, imanın neticesini ve tezahürlerini ortaya çıkarmaktadır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Âyetteki ikinci husus لَهُمْ مَغْفِرَةٌ onlar için mağfiret vardır müjdesidir. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bağışlanmasına mazhar olma, insanlık gereği işlenen günahlardan af garantisi kapsamında huzur-u İlâhîye varma ve dolayısıyla Yüce Mevlâ&#8217;nın razı olduğu kulları arasına katılma, bir mü&#8217;min için en değerli şeydir. Âyetteki beyana göre mü&#8217;minin, hicret fedakârlığı karşısında günahlarından affedildiği ve hicret öncesi hatalarından bile muaf tutulduğu müjdesi verilmektedir. Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem): &#8220;Hicret, önce işlenen günahları silip yok eder.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, 4/198) müjdesiyle âyetteki mağfireti teyit etmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Âyette hicret edenlere verilen üçüncü müjde, وَرِزْقٌ كَرِيمٌ güzel rızıktır. Kur&#8217;ân muhacirlere verilecek rızka &#8220;rızk-ı kerîm&#8221; ismini vermiş, bunun alelâde bir rızık olmadığını belirterek, aynı zamanda onu değerli, hoş, çok güzel ve çekici anlamlarına gelen &#8220;kerîm&#8221; sıfatıyla taçlandırmıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mü&#8217;minler burada maddî ve fânî lezzetlerden fedakârlıkta bulunup, vatanlarını terk ettiklerinden, Allah Teâlâ onları vazgeçtiklerinden daha değerlisiyle mükâfatlandırmaktadır. Aynı zamanda âyet, gerçek saadete, mağfirete ve değerli rızka erişmenin yolunun hicretten geçeceğine de işaret etmektedir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretin ne denli önemli bir yere sahip olduğunu, değişik hadîslerinde bizlere haber vermiştir. Meselâ O&#8217;nun nazarında Ensar&#8217;ın ayrı bir yeri vardır. Zira onlar Müslümanlara evlerini açmış, mallarını onlarla paylaşmış, hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardı. Hicret etme mecburiyetinde kalan Allah Resulü&#8217;nü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlar misafir etmişlerdi. &#8220;Şayet bütün insanlar bir vadiye ya da tepeye doğru, Ensar da başka bir tepeye doğru gitseler, ben Ensar&#8217;ın gittiği yeri tercih ederim. Hicret olmasaydı, Ensar&#8217;dan olurdum.&#8221; (Buhârî, Menakıbu&#8217;l-Ensar 2) sözü, onlar hakkında söylenmişti. Evet, bütün bunlar büyük birer şerefti. Ancak hicretin, bütün bunların yanında daha da farklı bir yeri vardı. Vardı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhacirliğin ensarlıktan daha önde olduğunu belirtmişti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), imamlık gibi İslâm&#8217;da son derece önemli olan bir vazifeyi yapanların seçiminde, muhacir olmayı ölçü alması da, hicretin bir kişiye kattığı değeri göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Konuyla ilgili hadîslerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): &#8220;İnsanlara, Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i en iyi okuyan kimse imam olsun. Eğer kıraatte herkes eşitse, Sünnet&#8217;i en iyi bilen; Sünnet&#8217;i bilmede eşitseler, hicrette önce olan; hicrette de eşitseler, yaşça büyük olan imam olsun&#8230;&#8221; (Müslim, Mesâcid 290) buyurarak, hicretin bu dünyada bile insana kazandırdığı değere dikkatleri çekmiştir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. Hicret Edenlere Hak Katında Büyük Ecir ve Kurtuluş Vardır<br />
Yüce Rabb&#8217;imiz, hicretin ne denli önemli bir fedakârlık olduğunu, Yüce Beyan&#8217;ında şu müjdesiyle haber vermektedir: &#8220;İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! Onların Rabbi kendilerinin, katından bir rahmete, bir rıdvana ve içinde daimî nimetler bulunan cennetlere gireceklerini müjdeler. Onlar o cennetlerde ebediyen kalacaklardır. Muhakkak ki en büyük mükâfat Allah&#8217;ın yanındadır.&#8221; (Tevbe 9/20-22)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu âyet, pek çok yüksek makamı ihtiva etmekte ve Allah Teâlâ&#8217;nın bu makamları en şereflisinden en aşağısına doğru sıraladığına işaret etmektedir. Bu mertebelerin en yücesi ve en kıymetlisi, rahmet ve rıza müjdesinin Allah Teâlâ tarafından verilişidir. Âyetteki &#8220;Allah&#8217;ın katından/yanından&#8221; ifadesi, onlar için çok büyük menfaatlerin gerçekleşeceğine işarettir. &#8220;İçlerinde &#8216;naîm&#8217; bulunan&#8221; ifadesi, bu menfaatlerin her türlü bulanıklık ve şaibeden uzak olduğuna işarettir. &#8220;Tükenmez ve ebedî&#8221; kaydı da, o nimetlerin bitip tükenmeden devam edeceğini gösterir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Devamlı kalışı da &#8220;mukîm&#8221; (tükenmez ve ebedî); &#8220;onlar orada ebedî olarak kalacaklardır&#8221; ve &#8220;ebedî&#8221; (kalıcıdırlar) kelimeleriyle tekit etmiştir. Bütün bu vurgulardan sonra Allah Teâlâ&#8217;nın hicret eden mü&#8217;minlere, devamlı, her türlü şaibeden arınmış, çok değerli bir menfaat tahsis ettiğini müjdelediği anlaşılır ki, bu, ödüllerin en üstünüdür. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Âyette seçilen kelimeler de son derece dikkat çekicidir. Yüce Rabb&#8217;imiz&#8217;in pek çok isim ve sıfatı olmasına rağmen burada &#8220;Onların Rabbi&#8221; ifadesinin seçilmesi de mânidardır. Bu ismin, terbiye etme, yetiştirme, eğitme gibi mânâları vardır. Buna göre sanki: &#8220;Sizi dünyada sınırsız nimetlerle terbiye eden, büyüten ve yetiştiren O Zât, sizi çok daha yüksek hayırlar ve mükemmel güzelliklerle de müjdeler.&#8221; demek istemiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müjde, meydana geldiği bilinmeyen bir şeyin, meydana geldiğini haber vermek demektir. Meydana geldiği zaten bilinen bir şeyi haber vermek, müjdeleme sayılmaz. Böyle olunca, âyetteki: &#8220;Onlara müjdeler olsun!&#8221; ifadesinin, onların daha önce bilmedikleri ve haberdar olmadıkları mutluluk derece ve çeşitlerinden birisinin söz konusu olması gerekir. Zaten mü&#8217;minler, Kur&#8217;ân&#8217;ın haber vermesiyle, dünyada iken Cennet&#8217;in bütün lezzetlerinden, hayır ve güzelliklerinden haberdar olmuşlardı. Buna göre bir müjdenin olacağını bildirme, o müjdenin mutlaka akıllara kesinlikle gelmemiş olan ve bitip tükenmeyen birtakım sürprizlerle ilgili bir müjde olmasını gerektirir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müjdelenen konular ise, Allah&#8217;ın rahmeti ve rızasıdır. Allah&#8217;ın rahmeti, bir kul için en büyük değerdir. O&#8217;nun rahmet deryasına lâyık hâle gelen hicret eri, aynı zamanda kul için en büyük mertebe olan &#8220;nefs-i mutmainne&#8221; mertebesinin de sahibi olmuş olur. O mertebe ki Yüce Rabb&#8217;imiz: &#8220;Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabb&#8217;inden razı, O senden razı olarak dön Rabb&#8217;ine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!&#8221; (Fecr 89/27-28) davetiyle katına çağırmış ve has kullarının arasına katmıştır. (Bkz: Râzi, Tevbe 22. âyetin tefsiri)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Başka bir âyette de Cenâb-ı Hakk iman, amel-i salih sahibi mü&#8217;minleri müjdelerken -ki hicret, gerçek iman ve salih amelin kendisidir- yukarıdaki âyetlerde bildirilen aynı neticelere dikkatimizi çekmiştir: &#8220;Allah mü&#8217;min erkeklere de, mü&#8217;min kadınlara da, ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Hepsinden âlâsı ise Allah&#8217;ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur.&#8221; (Tevbe 9)72)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hicret, Rabb&#8217;imiz&#8217;in bizden razı olmasına vesile yüce bir mefkûredir. Böyle bir mefkûreyi gerçekleştiren kişi, rıza-i İlâhîyi kazanır. Allah&#8217;ın insandan razı olması ise, Cennet&#8217;teki nimetlerden, oranın her türlü cazibesinden daha cazip bir nimettir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): Allah Teâlâ Cennet ehline: &#8220;Ey cennet ahalisi!&#8221; diye seslenir. Onlar: &#8220;Ey Rabbimiz, buyur! Emrine âmâdeyiz! Hayır senin elindedir!&#8221; derler. Allah Teâla: &#8220;Razı oldunuz mu? diye sorar. Onlar: &#8220;Ey Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Sen bize mahlûkatından bir başkasına vermediğin nimetler verdin!&#8221; derler. Allah Teâlâ: &#8220;Ben sizlere bundan daha fazlasını vereyim mi?&#8221; der. Onlar: &#8220;Bu verdiklerinden daha üstün ne olabilir?&#8221; derler. Yüce Mevlâ: &#8220;Size rızamı helâl kıldım. Artık size ebediyen gazap etmeyeceğim!&#8221; buyurur. (Buhari, Rikâk 51; Müslim, Cennet 9)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aşağıdaki şu güzel mısralar da, hicretin arkasından gelen müjdeli haberleri, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın muhacire yapacağı ihsanları tasvir etmektedir:<br />
&#8220;Şimdi sırada tekmil çağın garipleri var,<br />
&#8216;Hicret&#8217; deyip dökülmüş yollara O&#8217;nu arar.<br />
Dolaşıp dururlar her koyda ayrı bir bahar.<br />
Onların bağına dikenler eken gül toplar.<br />
Onların hamurunu Kudret Eli yoğurur,<br />
Onların bağında saksağan tâvus doğurur!<br />
Onlar, varlığın gâye ölçüsünde nüktesi,<br />
Dillerinde ötelerin güftesiz bestesi&#8230;<br />
Felek, onların ikbaline boyun eğmekte,<br />
Kader, geçecekleri yollara su serpmekte.<br />
Allah tutkusuyla her zaman başları mahmûr,<br />
İklimleri Cennet kokusuyla buhûr buhûr&#8230;&#8221;<br />
(Kırık Mızrap, s. 406) </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Hicret, Alternatif Rızık Yollarına ve Rahmete Vesiledir<br />
Yaşadıkları yerlerde imkânları iyi olmayan veya kısıtlı imkânlara sahip olanlar, hicret ettikleri yerlerde sıkıntıya düşeceklerini asla düşünmemelidirler. Zira hicretin aynı zamanda dünya nimetlerine ulaşmaya, imkânların genişlemesine, umulmayan bolluk ve zenginliğe vesile olan bir yönü de vardır. Ayrıca hicret eden kimse, şayet yolda başına bir şey gelip de vefat etse, yine de Cenâb-ı Hakk&#8217;ın ecrine mazhar olacaktır. Nitekim Yüce Mevlâ:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah&#8217;a aittir. Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).&#8221; (Nisa 4/100) mealindeki âyetle bu konudaki müjdesini vermiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kendi beldelerinde rahat ve bolluk içinde bulunanlar, yerlerinden ayrılınca bazı sıkıntı ve darlıklara düşeceklerini akla getirmemelidirler. Hatta hicret edip de gidecekleri yere varamadan yolda ölenler bile, sanki hicret etmiş gibi mükâfatlandırılacaklardır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsanlık tarihine baktığımızda, başta Allah Teâlâ&#8217;nın seçkin birer kulu olan peygamberler olmak üzere her hicret erinin, gittiği yerde müjdeli mükâfatlarla karşılaştığını, ummadık nimetlere mazhar olduğunu, daha güçlü ve zengin bir duruma geldiğini görmekteyiz. Hz. Âdem, Cennet gibi bir yerden ayrılmak durumunda kaldı; hicret durağı olan dünyada, neslinden Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi eşsiz insanların geleceği bir baba konumuna yükselmiş oldu.<br />
Hz. Nuh, 950 yıl yaşadığı memleketinden hicret etmek zorunda kaldı. Gemiye bindirdiği az sayıdaki inananla çıkmış olduğu hicret yolculuğunun sonunda, suların çekildiği yepyeni bir hayata oldukça elverişli bir mekâna ârâm eylemiş oldu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Milletinden olmakla şeref duyduğumuz Hz. İbrahim, bulunduğu yerdeki zorba ve zalimlerin, kendisine hayat hakkı tanımamaları karşısında hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. &#8220;Ben Rabbime hicret ediyorum&#8221; diyerek yurdundan ayrılan Hz. İbrahim, daha hicretini bile tamamlamadan, oldukça ileri yaşına rağmen, meleğin Hz. İsmail müjdesiyle karşılaştı, tevhid hakikatinin merkezi olan Kâbe gibi mukaddes bir mâbedin inşasıyla taçlandı, kıyamete kadar gelecek insanların örnek aldıkları ve yâd-ı cemîlle andıkları özel bir konuma ulaştı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Firavun&#8217;un kurduğu komplodan kurtulmak için Mısır&#8217;dan ayrılmak mecburiyetinde kalan Hz. Musa, yolda &#8220;Ey Rabbim! Senin indireceğin ikramlara ne kadar da muhtacım!&#8221; duasını yapar yapmaz, Hz. Şuayb gibi bir peygamberin evine misafir olma ve kızlarından biriyle evlenme teklifiyle karşılaştı. Hicret ettiği yerde şarj olan, güç ve kuvvete erişen Hz. Musa, ayrılmak zorunda kaldığı yere peygamberlik pâyesiyle taçlanmış olarak dönerek, esaret ve sefalet içinde kalan İsrailoğullarını, Firavun ve avanelerinin zulmünden kurtardı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashab, sevdikleri, yoluna canlarını verecekleri Kâbe&#8217;den, mallarından ve evlâtlarından ayrılma ve aynı zamanda yabancısı oldukları mekânlara hicret etmek zorunda kaldılar. Ama hepsi gittikleri yerlere ve özellikle Medine&#8217;de olağanüstü ikram ve izzetle karşılandılar. Meteliksiz olarak gittikleri Medine&#8217;de, kısa sürede pazarın söz sahibi oldular, zenginliklerinden dolayı paralarının hesabını bilemeyecek kadar bir zenginliğe ulaştılar. İşte bütün bunlar, Yüce Rabb&#8217;imiz&#8217;in hicretle vermeyi vaad ettiği müjdenin ne denli doğru ve görünür olduğunun apaçık birer delilidir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Hicret, Rahmeti, Mağfireti ve Cennet&#8217;i Kazandırır<br />
Rahmet, Yüce Rabb&#8217;imiz&#8217;in Kur&#8217;ân&#8217;da 114 defa tekrar ettiği güzel isimlerindendir. Rahmetindendir ki, peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Rahmete, ancak merhamete lâyık olanlar erer. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahmeti, her şeyin ötesinde büyük bir kıymeti haizdir. Bu rahmetin ulaşmasına vesile olan sebeplerden biri de, hicrettir. Demek ki hicret, Rabb&#8217;imiz&#8217;in bize merhametle hem bu dünyada hem de ebedî hayatımızda muamele etmesini sağlayan bir ameldir. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerîm mealen: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Onlar ki iman ettiler, Sonra hicret ettiler ve onlar ki Allah yolunda cihad ettiler, İşte onlar Allah&#8217;ın rahmetini umarlar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.&#8221; (Bakara 2/218) beyanıyla, hicret edenlere ulaşacak olan rahmeti, onların umdukları İlâhî merhameti müjdelemektedir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Diğer bir âyette de aynı müjdeler mealen şöyle beyan edilmektedir: &#8220;Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel mükâfatlar Allah&#8217;ın yanındadır.&#8221; (Al-i İmran 3/195)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem), önüne çıkan bütün engelleri aşarak hicret etme fedakârlığını gösterebilen babayiğitleri, şu güzel neticeyle müjdeler:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Şeytan, Müslüman olmak isteyenin, cihada çıkmak isteyenin ve hicrete niyetlenenin yoluna oturur. Her birini, gidecekleri yerden döndürecek sebepleri söyleyerek alıkoymaya çalışır. Kim şeytanın vesveselerine rağmen yolundan vazgeçmeden devam eder de giderse, bu kişi şayet öldürülürse, boğulursa, bineğinden düşerek kazaen ölürse, Allah Teâlâ&#8217;nın üzerine haktır ki onu Cennet&#8217;e koysun.&#8221; (Tirmizi, Cennet 4; Ahmed b. Hanbel 5/240) </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. Hicret, İnsanları Yeniler<br />
İnsan, bulunduğu yerde zamanla eskir. İnsanlık gereği geçmişte yaptıkları hatalarıyla anılır. Dolayısıyla komşuları, çevresi, ana-babası ve akrabaları tarafından ya dünkü çocuk veya şöyle böyle yapmış bir kişi olarak anılır. Ancak hicret düşüncesiyle gittiği yerde âdeta sıfır kilometre olur. Başkaları tarafından kabulü daha kolay olur. Mazisiyle yâd edilmez. Çocukluk günlerinde yaptığı küçük hatalarla anılmaz. Bu da muhacire, anlatacağı şeylerin tesirinde önemli bir güç vermiş olur. Nitekim hicret eden Ashab&#8217;a baktığımızda bunu oldukça net olarak görmemiz mümkün. Mekkeliler Hz. Bilal&#8217;e siyahî bir köle olarak bakıyorlardı. İbn Mes&#8217;ud&#8217;un yanlarında bir değeri yoktu. Zeyd b. Harise azatlı da olsa netice itibariyle bir köleydi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Talib&#8217;in yetimiydi&#8230; Ancak Medine döneminde durum tamamen farklı oldu. Onlar Medine&#8217;de birer efendi olarak karşılandı, köleliklerinden herhangi bir eser kalmadı, birer muallim ve üstad olarak kabul edildiler. Zira hicret, onların hayatlarında bereketli ve yeni bir sayfa açtı. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7. Yeni İhtidalara Vesiledir<br />
Bir insanın, doğruyu bulmasına ve tevhid hakikatine ulaşmasına vesile olmak, Güneş&#8217;in üzerine doğup-battığı her şeyden daha kıymetlidir. Hicret diyarında Muhammedî ahlâkı temsil eden bir muhacir, sözden daha tesirli olan güzel bir temsille, gittiği yerlere hakiki insanlığı götürecektir. İslâm&#8217;ın bu güzel yüzüyle karşılaşan insanların böyle bir kaynağa ilgi duymamaları mümkün değildir. Bu ilgi, onları yakından tanımaya, yakından tanıma da yaratılış gayesine göre bir insan olmaya götürmüş olacaktır. Hicretiyle böylesine yüce bir işe vesile olan muhacir, başka hiçbir amelle ulaşamayacağı ebedî kazancı elde etmiş olur. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>8. Dünya ve Âhirette Haseneye Ulaştırır<br />
Yüce Kitabımız, mü&#8217;mine, Allah&#8217;tan &#8220;hasene&#8221; vermesini istemesini tavsiye eder. Hasene, mü&#8217;min hakkında hayırlı olan, elde ettiğinde pişmanlık duymayacağı her türlü hayırlı şey demektir. Böyle bir istek o kadar önemlidir ki, kıldığımız her namazda: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً &#8220;Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver&#8230;&#8221; diye dua ederiz ki, işte hicret, Rabb&#8217;imiz&#8217;den vermesini istediğimiz bu &#8220;hasene&#8221;yi bize kazandırmaktadır. Nitekim hicret edenlere verilecek mükâfat haber verilirken:</p>
<p>&#8220;hasene&#8221; olarak nitelendirilmiştir. (Âyetin meali: &#8220;Zulme mâruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada &#8216;hasene/güzel bir yere&#8217; yerleştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!&#8221; Nahl, 16/41)</strong> وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç<br />
Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de iman-hicret-cihad genelde bir a¬rada zikredilmiştir. Âdeta hicret ve cihad, iman etmenin bir neticesi gibidir. Ve hicret yolu kı¬yamete dek açıktır. Hicret, zengin olmaya, dünya nimetlerine kavuşmaya, yeryüzünde söz sahibi olmaya, mükâfatı son derece büyük bir ecri Allah tarafın¬dan almaya vesiledir. Hicret, gerçek mü&#8217;minliğin alâmeti, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmaya vesiledir. Hicret, affedil¬meyecek günahların affına ve gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geç¬meyeceği derecedeki sürprizlerle dolu Cennet&#8217;e girmeye vesiledir. Hicret, bütün şartların sıkıştırdığı ve yeryüzünün yaşanmayacak kadar dar bir hâle geldiği yerde, mü&#8217;minin önüne çıkan alternatif bir açılım vesilesidir. Hicret, inancın, mefkûrenin ve kültürün, dünyanın değişik yerlerine taşınmasına, her tarafın bu tatlı esintilerden istifade etmesine açılmış bir yoldur.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>* Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
makgul@yeniumit.com.tr</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/hicretin-kazandirdiklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicretten Kesitler ve Dersler</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/hicretten-kesitler-ve-dersler/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/hicretten-kesitler-ve-dersler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:53:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Suat Yıldırım Hz. Peygamber (asm) Hz. Ebu Bekr (ra)&#8217;ın evine gitmiş, geceleyin azamî ihtiyatla hicrete başlamışlar, kuzeyde bulunan Medine istikametinin aksine, güneybatı cihetindeki Sevr dağına doğru gitmişlerdi. Demek ki nazik durumlarda müslümanlar azamî tedbir uygulayıp iz belli etmemeye çalışmalı, düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Nitekim Peygamberimiz, Tebük seferi hariç hiçbir seferin nereye yapılacağını askerine bildirmemiş, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Prof. Dr. Suat Yıldırım </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hz. Peygamber (asm) Hz. Ebu Bekr (ra)&#8217;ın evine gitmiş, geceleyin azamî ihtiyatla hicrete başlamışlar, kuzeyde bulunan Medine istikametinin aksine, güneybatı cihetindeki Sevr dağına doğru gitmişlerdi. Demek ki nazik durumlarda müslümanlar azamî tedbir uygulayıp iz belli etmemeye çalışmalı, düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Nitekim Peygamberimiz, Tebük seferi hariç hiçbir seferin nereye yapılacağını askerine bildirmemiş, hatta hedefinden başka tarafa gideceği intibaını uyandırmıştır. Dünya safdillerin yeri olmadığı gibi, İslâm da ahmakların dini değildir, aptallara başarı vaad etmez.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Müslümanlar olarak Hicretin bir yıl dönümünü daha idrâk ederek 1412 senesine başladık. İslâm âlemine mübarek olsun.<br />
Hicret, Allah&#8217;ın dînini yayma gayretinin mühim bir merhalesidir. İman, akidenin kalbde ve akılda iyice yerleşmesi ise, hicret de bu doğru inancın gereğini yaşama, başkalarına da duyurma iradesinin gerçekleşmesidir. Cihad ise, bu tebliğ ve yayma gayretini-gerektiğinde kuvvete de başvurarak- daha ileriye götürmektir. &#8220;Onlar ki iman ettiler, Allah yolunda hicret ve cihad ettiler, onlar ki (muhacirleri) barındırıp onlara yardım ettiler&#8230; İşte onlardır gerçek mü&#8217;minler&#8221; (Enfal, 74) gibi birkaç âyet-i kerimedeki iman-hicret-cihad sıralaması, her müminin hayatını dolduran bu üç merhaleye dikkat çeker. Biz bu makalemizde, hicret hâdisesinin ihtiva ettiği birtakım örnek davranışları hatırlamaya çalışacağız. Bunlar, aslında sayacaklarımızdan çok daha fazla olmakla birlikte, biz sadece bazılarına temas edeceğiz:<br />
1- İnsan, yaratılışı gereği doğup büyüdüğü ortama bağlıdır, orayı kolay kolay terkedemez. Daha sonra sosyal ve ekonomik şartlar da, onun bu tabiî meylini iyice kuvvetlendirir. Artık onun vatanından ayrılması âdeta imkânsızlaşır. Fakat insanın iman ettiği bir değer sistemine bağlılığı yüksek bir dereceye ulaşırsa o zor şartlan aşar:<br />
&#8220;Ben Rabbime muhacirim, yani Onun emrettiği yere muhacirim&#8221; (Ankebut, 26). Her şeyin dizgini elinde olan, yerin göğün Sâhibi, tükenmez hazinelerin Mâliki Allah da, onun bu ferağatine ve dünyaya değer vermeyişine karşı:<br />
&#8220;Her kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur (&#8230;)&#8221; (Nisa, 100) buyurarak onu lütfuna mazhar eder. Müslümanların hicret sayesinde devlete ve servete kavuştukları, Medine minberinden, Allah&#8217;ın kurtarıcı dâvetini her tarafa işittiren en büyük Muhacir (aleyhi&#8217;s-salat ü ve&#8217;s-selâm) kumandasında Medine&#8217;yi üs edinerek, İslâm&#8217;ı, tarihte başka hiçbir yayılmaya nasib olmayan bir süratle neşrettikleri tarihî bir gerçektir.<br />
2. Müslümanların lideri olan Hz. Peygamber (asm)&#8217;ın, hicret edecek bütün tâbilerinin hicretlerini temin ederek onların sâlimen gitmelerini sağlamadan kendisi Mekke&#8217;den ayrılmadı. Bunda liderlerin alacağı ders vardır. İmam, icabında koca bir ordu içinde küçük bir hüdhüd kuşunun bile eksikliğinin farkında olacak, bütün efradın durumunu öğrenip gerekli hususları iyileştirecektir. Lider, aleyhteki şiddetleri göğüsleyecek, bağlılarının emniyetini sağlayacaktır.<br />
3. Medine-i Münevvere&#8217;ye hicretten sonra Hz. Peygamber (asm)&#8217;in teşebbüs ettiği ilk iş, oranın yerli müslümanları ile muhacirleri &#8220;kardeşleştirme&#8221; olmuştur. Bu &#8220;muâhât&#8221;, kelimenin tam anlamıyla bir kardeşlik olmuştu. O kadar ki, &#8220;kardeşlik&#8221; kelimesi bile -bazan çağrıştırdığı aykırı durumlar sebebiyle- bu vâkıayı ifade etmekten âciz kalmaktadır. Zira bu muâhât, ensarın sahib olduğu her şeye muhacirleri ortak kılmış, kardeşler vefâtlarından sonra birbirlerine vâris olmuşlar, hatta bazıları nikâhı altındaki birden fazla karısından boşanarak, başka bir surette evlenme imkânı bulamayan bir muhacir kardeşinin aile yuvasına kavuşmasını sağlamışlardır. Bu muâhât, İslâm&#8217;ın içtimâî hayata bakışını anlamak bakımından çok örnekler ihtiva etmektedir. .<br />
3. Muâhâtın hemen peşinden gelen iş, müslümanları Allah&#8217;a ibadet edecekleri bir mekâna kavuşturmak teşebbüsü olmuştur. Bir arsa satın alınarak kısa zamanda sade bir mescid bina edilmiştir. Bu mescid, tam ma&#8217;nâsıyla bir câmi (yani toplayıcı) olmuş, toplu ibadetin yanısıra, müslüman toplumun eğitim ve öğretim kurumu olarak kullanılmış, ayrıca ihtiyaç duyulan daha birçok fonksiyonun İfa edildiği bir merkez olmuştur (adlî işler, yabancı ülke heyetlerinin kabul yeri, duruma göre misafirhane vb.). Demek ki ihtiyaçlar için, her an kullanılmaya hazır, kamuya ait bir mekân öncelikle gereklidir.<br />
4. Hz. Peygamber (asm) hicret yolculuğunun sonunda Medine içine doğru ilerlerken, devesi Kasvâ, şimdi Mescid-i Nebevinin bulunduğu yere çökünce, &#8220;İnşaallah menzilimiz burasıdır&#8221; buyurmuştu. Burası hurma kurutmak için kullanılan boş bir arsa idi. Oranın sahibini sorunca, Muaz b. Afrâ (ra) &#8220;Sehl ve Süheyl isimli iki yetime ait olup onlar da benim himayem altındadırlar&#8221; dedi. Muaz İle Es&#8217;ad b. Zürare (ra) bedelini verip arsayı müslümanlara hediye etmek istediler ise de Efendimiz kabul etmedi. Kendilerinden satın almak üzere o yetimleri çağırttı.<br />
O gençler: &#8220;Vallahi satmayız, bedelini Allah&#8217;dan umarak teberru ederiz&#8221; dediler. Fakat Hz. Peygamber (asm) kabul etmeyip fiat takdir edilmesinde ısrar etti ve değer biçilen on dinara (altına) satın aldı. Halbuki içtimâî ihtiyaçlar için, zaman zaman, Peygamber Efendimizin müminleri teberruya teşvik ettiğini Siret-i seniyyesinden öğrenmekteyiz. Kanaatimce, ya o sırada arsayı alacak imkân bulunduğundan, yahut daha başlangıçta insanları malî bîr imtihana sokup bazı zanlar uyandırmak istemediğinden böyle davranmayı münasip görmüştür.<br />
5. Hz. Ebû Bekir (ra), Efendimiz (asm)&#8217;ın en sâdık sahabisi idi. Ebû Bekir (ra)&#8217;ın, O&#8217;nun uğrunda yapamayacağı şey yoktu. Bundan ötürüdür ki hem en ağır görev, hem de en yüksek makam olan Hicret refakatini, ona saklamıştı. Hal böyle iken, Hz. Peygamber, hicret edeceği sırada, biri kendisi, diğeri kılavuzu tarafından kullanılacak iki deveyi, Hz. Ebû Bekir (ra)&#8217;dan parasıyla satın almıştı. Böylece, din hizmeti karşılığında halktan bir şey beklememe hususunda örnek olmuş, amelini sırf Allah için hâlis kılmış, şahsî menfaat konusunda hiçbir ittiham veya vesveseye mahal bırakmamıştır.<br />
6. Yaygın bir uygulamaya göre lider işleri plânlar ve emirler verir, fiilen çalışmaz, işleri alt seviyede olanlar yaparlar. Fakat Hz. Peygamber (asm) Mescidin inşasına fiilen katılmış, ağır taşları ve kerpiçleri elbisesine doldurarak taşımış, çalışanları şevklendirmek için nakarat tarzında recez söylemiştir. Şöyle buyurduğu nakledilmektedir:<br />
Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz! Hayber&#8217;in yükünden daha hayırlı, daha temiz!<br />
Ya Rabb! hayır ancak ahiret hayrı, Muhacirlerle Ensara Sen acı! (M.A. Koksal, Medine Devri, I, 123. Tercüme muhterem Köksal&#8217;a ait olup, kaynakları için oraya bakılabilir).<br />
Demek Hz. Peygamber (asm) fiilî çalışmayı tenezzül mes&#8217;elesi saymamış, aksine bir işi emredene imkân ölçüsünde onun yapılmasına katkıda bulunmasını tavsiye etmiş, bunun mevki ve mehabeti gidereceğini düşünmemiş, fakat ashabı (ra) da, O böyle davranıyor diye nazarlarında O&#8217;nu küçük görmeye gitmemişlerdir.<br />
7. Hz. Peygamber (asm)&#8217;ın Medine&#8217;ye girişini Abdullah b. Selâm şöyle anlatır: &#8220;Resulullah (asm) Medine&#8217;ye gelince, halk ona üşüştü. O&#8217;nu görmek için ben de halkın arasına karıştım. Resulullah&#8217;ın yüzünü görünce anladım ki O&#8217;nun yüzü, bir yalancının yüzü değildir. O&#8217;ndan ilk işittiğim söz şu oldu:<br />
&#8220;Ey insanlar! Selâmı, selâmlaşmayı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalık haklarını gözetiniz. Halk uyurken siz namaz kılınız. Böylece selâmetle Cennet&#8217;e girersiniz!&#8221;<br />
Demek ki esas hedef, ferdi ve ayrılmaz bir sonucu olarak toplumu yüceltmektir. Hasbîlik, selîm bir kalb ve onun aynası olan temiz bir sîma, bir iki sözle izhar edilen hayırhahlık (iyi niyet), o zamana kadar bir Yahudi bilgini olan Abdullah b. Selâm&#8217;i İslâm&#8217;a celbetmeye yetmişti (Radiyallahu anh).<br />
8. Hicret esnasında Efendimiz (asm)&#8217;in kılavuzu Abdullah İbn Üreykıt, isimli bir müşrik, Medine&#8217;ye girmek üzere olduğunu haber ve müjde veren de bir Yahudi olmuştu. Demek ki ihlâs, bazan gayri müslimleri bile musahhar eder, ihlâs sayesinde Allah onları İslâm&#8217;a hizmet ettirebilir.<br />
9. Hicreti takib eden ilk dönemde, siyasî ve idarî sahada Peygamberimiz (asm) şu uygulamayı yapmıştı: Sayıca fazla olan müşrikler ve ticarî hayata hâkim olan Yahudilerle diyalog neticesinde Medine şehir devletini herhangi bir saldırı karşısında müdafaa için ortak bir savunma paktı tesis etmişti. Böylece hem onların hiyanetlerini önlemiş, hem de başta Kureyş olarak diğer düşmanlarına karşı kuvvetine kuvvet katmıştı. Demek ki müslümanlar, bütün küfür dünyasına birden cephe almak yerine, mevcut şartları mümkün mertebe değerlendirerek Allah&#8217;ın hidayetini tebliğ ve kendi varlıklarım emniyet altına almaya çalışmalıdırlar.<br />
10. Ensar ve muhacirden kardeşleşen iki kişiden biri tarlada, bahçede, iş yerinde çalışırken, dünya işlerine verdikleri önem kadar dinî bilgilerini öğrenmeye ve ilerletmeye de önem veriyorlardı. Hz. Peygamber (asm)&#8217;in sohbetinde olma işini de, aralarında nöbete bindirmişlerdi. Biri işte iken, öbürü Hz. Peygamber&#8217;in civarında bulunuyor, tebliğ edilen yeni ahkâmı, ondan öğrendiği herhangi bir hususu, müslümanları ilgilendiren haberi akşamleyin dönüp arkadaşına naklediyordu. Bunda, başta din olmak üzere faydalı her şeyi öğrenme için zaman ayırmak, emek sarfetmek gerektiğine dair alacağımız ders vardır.<br />
11. Hz. Ömer (ra)&#8217;ın hilafeti döneminde sahabe-i kiram (ra) İslâm takvimi için bir başlangıç tesbit etme işini müzakere ettiler. Çeşitli ihtimaller söz konusu idi. Hz. Peygamber (asm)&#8217;in Mevlidi, yahut bi&#8217;seti yani Peygamber yapıldığı zaman veya hicreti yahut şirkin belini kıran Bedir zaferi veya Mekke&#8217;nin fethi esas alınabilirdi. Fakat onlar diğerlerini değil de, Hicret-i seniyyeyi esas aldılar. Zira Mevlid-i Nebevîyi esas almada, Hıristiyanların Hz. İsa (as)&#8217;ı aşırı tazim iddiasıyla düştükleri şirk ihtimali vardı. Diğer vak&#8217;alar ise, Hicretin bereketi sayesinde elde edilen semereler idi. Şu halde onlara göre Hicret, İslâm tarihindeki bütün fütuhatların temelinde bulunan başlıca âmil sayılıyordu.<br />
12. Müminler Resulullah (asm)&#8217;a gösterdikleri bu itaat ve bağlılık, birbirlerine izhar ettikleri bu tesanüd ve muhabbet sırrıyla, Hicretten sonra bir mekânda toplanma imkânı bulunca, daha önce sahib olamadıkları bir kuvvete kavuştular. Daha yüksek bir sadâ ile dünyaya İslâm&#8217;ı ilan ettiler. İslâm adâleti üzere kâim olan bir toplum kurdular. Gayr-i müslimleri bile hayran bırakan bu ideal gerçeğin, İslâm&#8217;ın yayılmasında çok büyük rolü oldu.<br />
Demek ki hicret, bazılarının zannettiği gibi, sadece bir sığmak arama mes&#8217;elesi değil, dini yaymak ve İslâm&#8217;ın geleceğini plânlamak için müsait ortam aramak gayretidir. Bu fütühatın vesilesi ve hak ile batılın yeryüzünde, dış dünyada birbirinden ayrılmasının alameti de hicret olduğu içindir ki Hz. Ömer ve ashabı (ra) Hicreti takvim başlangıcı yapmışlardır.<br />
13. Hicreti mahdut anlayanlar, bid&#8217;at ve dalalet irtikâb edildiğinde, yahut düşman istila ettiğinde, yaşadıkları İslâm diyarını terk edip müslüman ülkelerden birine hicret ederler. İşi daha tehlikeli hale getiren husus, bazı âlimlerin, gayr-i müslimlerin ekseriyette olduğu veya şer&#8217;î hükümlerin uygulanmadığı yerlerde ikamet etmenin haram olduğunu söylemeleridir. Bunlar, anlaşılan, müslümanların Habeşistan&#8217;a hicretlerini unutmaktadırlar. Oysa Habeşistan İslâm ülkesi değildi. Şu halde mühim olan Allah&#8217;ın dinini yerine getirmek ve tebliğ etmektir. Müslüman, dinini muhafaza ettiği, irtidad tehlikesi olmadığı müddetçe diyarını terketmemelidir. Bu, İslâm düşmanlarının işine gelir. Onun içindir ki Muhacir-i Ekber (asm) buyurmuştur: &#8220;Mekke&#8217;nin fethinden sonra artık hicret yoktur, ancak cihad ve niyyeti bütün tutmak vardır.&#8221;<br />
14. Hz. Peygamber (asm) Hz. Ebu Bekr (ra)&#8217;ın evine gitmiş, geceleyin azamî ihtiyatla hicrete başlamışlar, kuzeyde bulunan Medine istikametinin aksine, güneybatı cihetindeki Sevr dağına doğru gitmişlerdi. Demek ki nazik durumlarda müslümanlar azamî tedbir uygulayıp iz belli etmemeye çalışmalı, düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Nitekim Peygamberimiz, Tebük seferi hariç hiçbir seferin nereye yapılacağını askerine bildirmemiş, hatta hedefinden başka tarafa gideceği intibaını uyandırmıştır. Dünya safdillerin yeri olmadığı gibi, İslâm da ahmakların dini değildir, aptallara başarı vaad etmez.<br />
15. Sevr mağarasına doğru giderlerken, Hz. Ebu Bekr, gâh Peygamberimizin önüne geçiyor, gâh arkasında kalıyordu. Hz. Peygamber (asm) sebebini sorunca tehlikenin önden geleceğini düşündüğünde öne, arkadan gelebileceğini hatırladığında arkaya geçtiğini söylemişti. Sevr mağarasına vardıklarında gece idi. Mağara yılan, akrep gibi vahşi hayvanların yuvası idi. Hz. Ebu Bekir (ra) Peygamberimiz&#8217;in girmesine mâni oldu, ısrarla önce kendisinin girip kontrol edeceğini söyledi ve öyle yaptı. &#8220;Zarar bana gelsin, gelecekse. Ben ölürsem, nihayet ben ölürüm, amma Sana bir şey olursa, semadan gönderilen hidayet Sen&#8217;in nezdinde, bu insanlığın hali ne olur?&#8221; diyordu. Yoruma ne hacet?<br />
İşte hicret, bu kabîl gerçekleri bize hatırlatıyor. Sayıları ve dünyevî imkânları pek az olan bir topluluğun, İlâhî düsturları uygulayarak nasıl iki cihan mutluluğuna nail olduklarını, nasıl örnek bir insanlık sergilediklerini gösteriyor. O zaman gerçekleşmiş bu durumların benzerlerinin her zaman olabileceğini bize telkin ediyor, bize güç veriyor. Demek biz hicreti mazide kalmış bir kıssa olarak değil, kalbimizi kuvvetlendiren, azmimizi bileyen, ümidimizi kanatlandıran bir güç kaynağı kabul etmeliyiz, o kaynağa yönelerek hayatımızı beslemeye çalışmalıyız.<br />
Hicret ihtifali düzenlemek iyidir. Fakat bu iş sırf anma toplantısı, sadece merasim çerçevesinde kalacak olursa, elbette zikre değer fayda sağlamaz. Aksine, bu anma bize aksiyon kazandırmalı, Resulullah&#8217;ın mümine çizdiği çalışma programına göre ilerleme azmi vermelidir. O zaman çok az sayıdaki mümin dünyanın gidişini değiştirdiler, şimdi milyonlarca müslüman neden Allah&#8217;ın hayat veren hidayetini yaşayamıyor, yaşatamıyor, insanlığa örnek olacak &#8220;ümmet-i vasat&#8221; olamıyor, varlık gösteremiyor? Hicreti anma, bize bunları düşündürmeli, çarelerini fiil sahasına koydurmalıdır. Hicret, ıstılah ma&#8217;nâsıyla, bitmiştir. Fakat bunu bildiren hadîs-i şerifin devamının gösterdiği üzere, cihad devamlı bir hicrettir. Etrafımızı saran inkârcılıktan, serlerden, haramlardan yani gayretsizlik, tembellik, yalan, riya, ahitte durmama, haksızlık, faiz, içki, zulüm, rüşvet, kumar, emanete riayet etmeme ilh. gibi bütün haramlardan fert ve toplum olarak hicrete gayret etmektir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/hicretten-kesitler-ve-dersler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicret&#8217;te Mebde&#8217;den Müntehaya Mesafe</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/hicrette-mebdeden-muntehaya-mesafe/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/hicrette-mebdeden-muntehaya-mesafe/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:53:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=101</guid>
		<description><![CDATA[Mebde&#8217;den müntehâya mesafenin insafsızlığı, yoldaki gulyabaniler&#8230; Buradaki mesafe, hicretin başladığı yer ile bittiği yer arasındaki mesafe midir, yoksa hicretten nihaî hedefe uzanan mesafe midir? Çekilen ızdırap ve sıkıntı, hedefin büyüklüğü ile mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı). Meâlîye ulaşmak için, kalbî ve rûhî hayata açılmak gerekir. Orada ifade edilmesi gereken bir husus daha vardı: Hadis-i şerifte, Muhacir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Mebde&#8217;den müntehâya mesafenin insafsızlığı, yoldaki gulyabaniler&#8230; Buradaki mesafe, hicretin başladığı yer ile bittiği yer arasındaki mesafe midir, yoksa hicretten nihaî hedefe uzanan mesafe midir? Çekilen ızdırap ve sıkıntı, hedefin büyüklüğü ile mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı). Meâlîye ulaşmak için, kalbî ve rûhî hayata açılmak gerekir. Orada ifade edilmesi gereken bir husus daha vardı: Hadis-i şerifte, Muhacir, günahlardan hicret edendir&#8221; buyurulur. Nefisten rûha, cismânî hayattan kalb ve rûhun derece-i hayatına hicret. Böyle kalbî ve rûhî seyahatle maddî hicret arasında zorluk ve keyfiyet bakımından herhangi bir fark yoktur. Her ikisinde de, mebde&#8217; ile müntehâ arasındaki mesafe çok uzundur; yolculuk da çok zordur ve çok meşakkatlidir. Ama kalbinde böyle bir yolculuğu duymayan, böyle bir yolculuğa hiç çıkmamış insan, hep düz bir Müslüman olarak kalır ve hadis-i şerifte belirtilen hicretin ne olduğunu asla anlayamaz.<br />
Hicret, insanlık tarihinin en önemli realitelerinden biridir. O, Sahâbe-i Kirâm ve Havârî efendilerimizde en üst seviyede temsil edilmiştir. Bugün de onlara yakın seviyede bir hicretin yaşandığı söylenebilir. Ne var ki, bir sahada yaşanan böyle bir hicretin, yaşanması gereken başka sahalarda da aynı noktaya ulaşıldığını söyleyemeyeceğim. Meselâ, Türk işadamları dünyanın her tarafına bu ruh ve bu manâ ile açılmalıydı. Bugün Türkiye, ekonomisi açısından da, içindeki nüfus ve işadamı ağırlığını artık kaldıramamaktadır. Kaldı ki, hemen her yeni medeniyet bir hicret neticesinde kurulmuştur. Bu bakımdan, hicretin ehemmiyeti çok iyi kavranmalı ve onu da böyle yeni bir medeniyet adına ciddî bir cehd ve gayret takip etmelidir.&#8221;<br />
M.F.G</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Amerika&#8217;da Bir Ay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/hicrette-mebdeden-muntehaya-mesafe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicret ve İradi Ümmiyet</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-iradi-ummiyet/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-iradi-ummiyet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:53:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa TOLUNOĞLU ‘Kültür; bir cemiyetin dil, terbiye, âdet ve san’at gibi değerlerinden doğmuş, sonra da işlene işlene o toplumun hayat tarzı hâline gelmiş, hemen her parçası çok ehemmiyetli bir kısım esasların bütünü’ şeklinde tarif edilir. Bir toplumda hayat tarzı hâline gelen esaslar, evrensel değerleri ihtiva ettiği gibi, o topluma has değerleri de içine alır. Çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Mustafa TOLUNOĞLU </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>‘Kültür; bir cemiyetin dil, terbiye, âdet ve san’at gibi değerlerinden doğmuş, sonra da işlene işlene o toplumun hayat tarzı hâline gelmiş, hemen her parçası çok ehemmiyetli bir kısım esasların bütünü’ şeklinde tarif edilir. Bir toplumda hayat tarzı hâline gelen esaslar, evrensel değerleri ihtiva ettiği gibi, o topluma has değerleri de içine alır. Çünkü üslûp; ahlâk, görgü kuralları, mimarî gibi evrensel hususiyet taşıyan kültür unsurlarına millîlik kazandırır. Kültür, bir milletin kendi tarihî tekâmülü hususunda sahip olduğu şuur1 şeklinde de tarif edilebilir. Bu tarif kültürün durağan olmadığını belirtmesi açısından mühimdir. Millet durağan bir içtimaî yapı olmadığından, ona ait kültür de durağan değildir; değişir, gelişebilir veya tahrip olabilir.<br />
Günümüzde kitle iletişim vasıtalarındaki hızlı gelişme, fert ve toplumların münasebetlerini hızlandırmıştır. Her türlü bilgi, ekranlardan akmaya başlayınca kültür alışverişi insanlık tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. Fertler, iletişim çağının getirdiği teknolojik imkânlar sayesinde kültürleri, toplumları ve içtimaî yapıları çok daha yakından tanıma imkânı buldular. İletişime paralel ulaşımın da gelişmesi toplumlar arası geçişi kolaylaştırdığı gibi kültür alışverişinin hızlanmasına da vesile olmuştur. Bütün bunlar asrımızdaki göç hâdiselerini farklı farklı şekillerde tetiklemiştir.<br />
Lûgatte, ‘fertlerin veya toplumların çeşitli sebeplerle, bulunduğu coğrafî ve sosyokültürel ortamdan başka bir coğrafî ve sosyokültürel ortama geçmesi’ olarak tarif edilebilen göç, ilk toplumlardan bu yana içtimaî hayata yakından tesir eden mühim hâdiselerden biridir. Tarih boyunca yaşanan göçlerin medeniyet ve devletlerin kurulup yıkılmasında mühim tesirleri olmuştur.<br />
Göç eden topluluk ve fertler, karşılaştıkları kültürlerin tesirinde kaldıkları gibi, aynı zamanda bu kültürlere kendi değerlerinden bir şeyler de katabilmektedir. Bu kültürel alışveriş neticeleri itibarıyla müspet ve menfî olarak incelenebilir.<br />
Müspet tesir: Herkes tarafından olumlu bulunan değerlerin (misafirperverlik, ikram, paylaşma vb.) kazanılmasıdır. Göç neticesi başka bir kültür içinde yaşamakta olan fert, kendi kültür değerlerini şahsiyetine sağlam bir şekilde yerleştirememişse, herhangi bir olumsuz kültür unsurunun tesirinde kolaylıkla kalır.<br />
Menfî tesir: Olumsuz unsurların, öz değerlerin yerini almasıyla gerçekleşir. Bütünü için geçerli olmasa da, yurt dışına yerleşmiş vatandaşlarımızın, bilhassa yeni neslin, yurda döndüğünde akrabalarıyla yaşadığı kültürel kopukluk bu duruma iyi bir örnektir. Kültürel altyapısı sağlam olmayan kişi, farklı bir kültürle karşılaştığında, kendi değerlerini koruyamaz. Bir kadınla erkeğin evlenmeden ortak bir hayatı paylaşması Batı’dan bizim kültürümüze taşınmış olumsuz bir tesirdir. Menfî tesir, kişinin kendi kültüründen olumsuz unsurları, başka bir kültüre taşımasıyla da ortaya çıkabilir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Farklı kültür anlayışları, modern paradigmalar ve ümmî olma<br />
Göç-kültür münasebetleri bütün hızıyla devam ederken, kendi değerlerimizi koruma ve yaşatma adına, yabancı kültürlerin menfî unsurlarına ‘ümmî’ kalabilmek son derece önemlidir. ‘Ümmî’liğin kelime mânâsı, ‘okuma-yazma bilmemek’tir. Bu yazıda kastedilen ümmîlik ise genel olarak farklı kültür anlayışlarının, günümüzde ise modern hayat tarzı ve farklı felsefî paradigmaların dayatmalarına karşı kişinin seçiciliğini iyi oluşturarak, değerlerine sımsıkı bağlanması durumudur; başka bir tâbirle, kişinin yaşayış ve düşünüş tarzı açısından kirlenmemiş ve saf olmasıdır. ‘İradî ümmîyet’ de denebilecek bu durumu sağlayabilmek için, fertlerin kendi kültür ve değer dünyalarını çok iyi özümsemeleri gerekmektedir.<br />
Genel itibarıyla mânevîyata uzak duran modern çağ, maddeyi ele alır ve onunla ilgilenir. Çünkü güçlü olduğu ve gücünün devamı için gerekli gördüğü saha budur. Bu sebeple insana sadece daha iyi bir maddî hayat vaad ederek, bedenî hazları tatmin etmeye çalışır. Teknolojiyi, ilmi ve kültürü de bu düşünceyle ele alır. Hayatı bir mücadeleden ibaret görür, mücadeleyi kazanmanın yegane yolunun kuvvetten geçtiğini düşünür. Bu tarz modernleşme anlayışıyla, ben merkezli dünya görüşü öne çıkarılmış, tabiat kanunları aslî otorite hâline getirilmiş, insan mânevîyattan tamamen koparılmıştır.<br />
Ümmîliğini koruyan kişi, başka kültürlerle veya onların herhangi bir unsuruyla karşılaştığında, aldıklarını enfüs süzgecinden geçirerek aldığından değerlerinden bir şey kaybetmeyecektir. Buna rağmen, günümüzde yoğun bir bilgi alışverişine mârûz kalındığından, kişinin ümmîliğini koruyabilmesi için sık sık ‘zihnini silkelemesi’ gerekmektedir. “Her nasılsa zihnimiz bir kısım muzahref bilgilerle kirlenmişse, o mevzudaki sâbit ve değişmeyen disiplinlerimizi esas ölçü kabul ederek, mâlûmâtımızı ölçüp tartmamız ve elenenleri kapı dışarı etmemiz, bir nevi zihnimizi silkeleyerek onu çer-çöpten temizlememiz gerekmektedir.”2 Modern paradigmalara karşı ümmîliğini koruyamayan ise, karşılaştığı her yeni kültürde kendini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.<br />
Hakiki bir iradî ümmîyete sahip olanlar kendilerini daha kolay ifade ederler, hâl ve tavırlarıyla diğer insanlara daha fazla tesir ederler. Bunun en güzel örnekleri Saadet Asrı’nda yaşanmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), ümmî bir Zât’tı. Zîrâ O’nun (sas) muallimi Allah’tı (cc). O (sas) en güzel nağmeler ve ilâhî beyanla donatılmıştı. Hâl böyle olunca, hayaline dahi başka anlayışlar girmemiş, değerlerini en saf şekilde temsil etmişti. Arkasından gelen, bütün âlimlere muallim olmuş, insanların gönüllerinde yüce bir yer edinmişti.<br />
O’nun (sas) talebeleri olan Sahabiler de yaşadıkları coğrafyadan ötürü, Şark’ın ve Garb’ın o zamanki anlayışlarına, fikir akımlarına kapalıydı, yani yabancı kültürlerin tesirinde kalmama mânâsında ümmiydi. Yemen, Mısır, İran, Hindistan gibi yerlerde yaşayan insanlara nispetle kadîm kültürlerle, dinlerle münasebetleri yok denecek kadar azdı.3 Efendimiz’den (sas) öğrendikleri İslâmî değerlerin benliklerinde hasıl ettiği şuur, Müslümanlığı kabullerinden sonra onlarda bu defa iradî mânâda bir ümmiyet tavrına vesile olmuştu. Bu tavırları o kadar güçlüydü ki, değerlerini anlatma adına göç ettikleri yerlerde, çeşitli kültürlerin menfî tesirinde kalmak şöyle dursun, evvelâ hâl dilleriyle iz bırakmış, sonra da insanların düşünce yapılarının derinden değişmesine vesile olmuşlardı. Hz. Abdullah İbn Abbas, Afrika’daki Bizans genel valisi Georgios ve adamlarıyla ilmî müzakereler yaptığında, Georgios ve etrafındakiler onun akıl, zekâ, fikir kuvvetini ve ilim kudretini görerek: ‘Bu insan Arapların en derin âlimidir.’ demişlerdir.4<br />
Günümüzde Müslümanlar, sebepler plânında, Sahabe efendilerimizin (ranhüm), hicretin bir meyvesi olarak dünya nüfusunun beşte birini oluşturmaktadır. İşte İslâm hakikatinin yüzyıllar boyunca bozulmadan taptaze mesajıyla günümüze ulaşmasının vesilesi, ilk Müslümanların ve onlardan sonra gelenlerin ümmîliğini yitirmemiş olmasıdır.<br />
Sahabelerden sonra gelen Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn de, hayatlarında iradî ümmîliği uygulamış, diğer dünya görüşleriyle karşılaştıklarında kendi öz değerlerini bir filtre olarak kullanmış ve olumsuz tesir altında kalma bir yana, dev bir İslâm medeniyetinin oluşmasına zemin hazırlamışlardır. Bu medeniyet, birçok kültürle alışverişte bulunmuş, alacaklarını seçerek almış bunun yanında birçok kültüre de derinden tesir etmiştir. Nitekim Dr. Sigrid Hunke’nin belirttiği gibi, Batı medeniyetinin oluşumunda, İslâm medeniyetinin büyük tesiri vardır.5<br />
Bediüzzaman Hazretleri bütün anlayışları Kur’ân ve sünnet ile test eder, dolayısıyla ‘iradî ümmîyeti tercih eder.’ Meselâ, “Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, Rububiyetinin sıfat ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak işarat ve numuneleri cami’ bir ene vermiştir.”6 der ve enenin, “ayna misâl vahid-i kıyasî fonksiyonu gördüğünü, ayrıca mânâ-yı harfî gibi olduğunu, yani kendinde vücudu olmadığını ve başkasının mânâsını gösterdiğini”7 ifade ederek; insanın enaniyetini öne çıkaran modern paradigmalar karşısındaki iradî ümmîyeti esas alan duruşunu ortaya koyar. Risale-i Nur, insana sürekli acziyetini hatırlatır; acz, fakr ve zaaftan doğan sıkıntıyı Rabb’inin mutlak varlığına imanın verdiği teslim ve tevekkül duygusuyla yatıştırır.<br />
Asrımızın bütün kavram kargaşaları ve kaoslarına rağmen, yeni nesillerimiz de kendi inanç ve kültür dünyalarına olan sarsılmaz güvenleriyle ümmîliği tercih etmektedir. Kendi değerlerine sımsıkı bağlı ve zihinleri başka kültürler tarafından kirletilmeye kapalı, bu iradî ümmîyet temsilcileri Anadolu’dan dünyaya açılmakta. Bu yeni nesil, göç ettiği yerlerde, kadîm kültür ve anlayışlara rağmen ümmî kalmış, doğrunun, ahlâkın, evrensel güzelliklerin temsilcisi olmuş, bunu hâl dilleriyle anlatmış, yeni bir medeniyetin tohumlarını yeryüzüne saçmaya ve sulh adacıkları tesis etmeye başlamışlardır. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dipnotlar<br />
1. Nevzat Köseoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, s. 128, Ötüken Yayıncılık, İst, 1997.<br />
2. Fethullah Gülen, Kırık Testi-4, “Zihinler Silkelenmeli”, s. 165, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İst, 2005.<br />
3. Fethullah Gülen, Kırık Testi-2, “Kur’ân Kültürü ve Sahabe”, s. 45, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İst, 2004.<br />
4. Hayatü’s-Sahabe.<br />
5. Dr. Sigrid Hunke, İslâm Güneşi, Bedir Yayıncılık, İst, 1997.<br />
6. Said Nursi, Sözler, s.536, Envar Yayıncılık, İst., 1991.<br />
7. Said Nursi, Sözler, s.536, Envar Yayıncılık, İst., 1991.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-iradi-ummiyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hicret ve Fetih</title>
		<link>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-fetih/</link>
		<comments>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-fetih/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 17:53:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hicretim.com/?p=98</guid>
		<description><![CDATA[Ali Haydar Polat Hicret ve fetih; imanla, imanda iz&#8217;an şuuruyla mümkündür. Semavî mesajlara elçilik yapan Cibril (as) ile gönlü fethedilen Rasûlullah Efendimiz (sav), yağmur yüklü bulutlar gibi gerilim içinde, Hira&#8217;dan avdet buyurup, kıyamete kadar devam edecek yüce bir mefkûrenin temsilcisi olarak, suya muhtaç toprak gibi yürekleri şak şak olmuş insanlığa, diriltici iksirlerle yaklaşıp, emniyet ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Ali Haydar Polat</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
Hicret ve fetih; imanla, imanda iz&#8217;an şuuruyla mümkündür. Semavî mesajlara elçilik yapan Cibril (as) ile gönlü fethedilen Rasûlullah Efendimiz (sav), yağmur yüklü bulutlar gibi gerilim içinde, Hira&#8217;dan avdet buyurup, kıyamete kadar devam edecek yüce bir mefkûrenin temsilcisi olarak, suya muhtaç toprak gibi yürekleri şak şak olmuş insanlığa, diriltici iksirlerle yaklaşıp, emniyet ve güven telkin ederek, sevgi, hoşgörü ve muhabbetle ruhlarını fethedip, hicrete hazırlamıştır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tohumun, toprağın derinliklerine kök salarak meyveye hazırlanması gibi; bin bir sıkıntı, ızdırap ve çile ile beşeri: cennete namzet, gerçek insanlığa yüceltebilmek gayreti ile çırpınmıştır. En can alıcı hasımlarına karşı müsamahayı, uzlaşma ve anlaşmayı fırsat eline geçince dahi; afla şefkatle muameleyi kendine şiar edinmişti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fakat bu olağanüstü şefkat ve müsamahaya rağmen evinden, köyünden kovulmuş, ilk ve küçük hicret diyebileceğimiz Taife gitmişti. Ümitle gittiği Taif ten de en ağır ithamlarla taşlanarak kovulmuş, mahzun ve mükedder, bir ağaç altında Zeyd (ra) ile kanlarını temizleyip yaralarını sarmışlardı. Ümitsizliğe düşmeden ümidi bir kat daha artırmış olarak Cenab-ı Hak&#8217;ın şu imtihanı ile karşılaşmıştır:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hira&#8217;daki melek Cibril (as):</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>- Rabbinin selamı var. İstersen hasımlarının altını üstüne getirecek.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>- Hayır Ya Rabb, kusur benim. Ben Seni kullarına tanıtamadım. Sevdiremedim. Bunları helak edersen tebliğ edecek kimse bulamam. Kalpleri Senin elinde. &#8220;Allah&#8217;ım kavmimi bağışla, zira onlar bilmiyorlar.&#8221; İmtihan başarılmış, küçük hicretle maksat hasıl olmuş; zira Hristiyan olan köle Addas hidayete ermişti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yine dikenli yollar, sarp kayalar, mücadele ve mücahedeler. Zorluğuna rağmen ruhların, gönüllerin, sinelerin ve hatla akılların fethi gerçekleşmişti. Bu ruhla Yâsir (ra) ailesi şehadetle Mevla&#8217;ya hicret etmişti. Bu ruhla Mus&#8217;ab (ra) dünya nimetlerini tahkir ederek Medine&#8217;nin yolunu tutmuştu. O Mus&#8217;ab ki, yağmura gebe atmosferin sıkışması gibi, Mekke&#8217;de baskı altında kalan ve gelecekte hicret edecek olanlara medeniyetin merkezi olacak Medine&#8217;yi hazırlayacaktı. İslâm site devletinin fikir işçilerini, ilm-i ezelîde karar verilen kudsîleri yetiştirecek ve Rasûlullah (sav) ile tanıştıracaktı. Ölüm tehditleri altında geçen bir yıl sonunda 70 kişi ile, Akabe&#8217;de Rasûlullah (sav)&#8217;ı buluşturuyor ve sonrasında biat yapılıyordu. Bu biattan alınan iman gücü ile &#8220;Canın canımız, kanın kanımız, biz yok olmadan kılına dokundurmayız Ya Rasûlallah!&#8221; diyerek söz veriyorlardı. Yesrib, artık medeniyete beşiklik yapacak Medine&#8217;ye inkılab etmişti.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Artık mevsimi gelmişti. Çekilmez bir hayat içinde kıvranan Ashabına Rasûlullah Efendimiz (sav) hicreti emretmiş, Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye göç başlamıştı. İşin tarihî seyrini kaynaklara bırakıyoruz. Vefa ve sadakatin gerçek örneği Hz. Ali (ra), Efendimiz (sav)&#8217;in yerine yatağına girmiş, Sıddık-ı Ekber (ra) de, Efendimiz (sav)&#8217;in refakatinde hicret etmişti. Böylece, emniyet ve güven insanı olan Efendimiz Hz. Muhammed (sav) kısa zamanda gönüllere girmiş, sevgisi ruhları sarmıştı. Zannediyorum ki, O&#8217;nun (sav) Medine&#8217;ye girişi cennete girişten daha tatlı idi. Şu anda bizlerde meydana getirdiği zevk bile dünya ezvakına değişilmeyecek kadar tatlı ve kutsaldır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Muhacir ve Ensar ismiyle tarihe altın harflerle yazılan, imanın ve İslâm&#8217;ın temelini kanlarıyla sulayan, mefkûreleri ve insanlığın kurtarılması adına kurbanlık koyun gibi baş, budanan ağaç gibi kol, bacak veren insanlığın yüzünün akı bu insanlar, Rasûlullah (sav)&#8217;ın ashabı, arkadaşları olma şerefini kazanmışlar, &#8220;Tubâ li&#8217;l-ğuraba&#8221; (gariplere müjdeler olsun) beşaretine mazhar olmuşlardır. Böylece kudsîlerin başını tutan bu talihlilere, Cenab-ı Hak kovuldukları Mekke&#8217;nin fethini de nasip etmiştir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fetih, dahilî-haricî şekliyle ele alındığı zaman, ağacın kök salması iç fetih, sert taşı toprağı delip geçmesi, semalara doğru ser çekip yükselmesi de bir dış fetihtir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İmanın sesini vicdanında duyma, takva ve amel-i salihe erme iç fethi ifade ettiği gibi, cihad ruhuyla gerilim içinde bulunma, gece-gündüz nöbetini ihmal etmeden insanlığın hayrına hizmet etme de bir dış fetihtir. İman ve iz&#8217;an ile iç derinliğe erme; fenadan bekaya, maddeden mânâya, bedenden ruha, dünyadan ahirete seyyiattan hasenata yücelmiş ve yükselmiş olma ve dış fethin bütünleşmesinin tezahürüdür.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mekke&#8217;nin fethi, İstanbul&#8217;un fethi ve benzeri bütün dış fetihler, iç fetihteki muvaffakiyetini sağlamış yüce ruhların başarısıdır. Tarık bin Ziyad (ra)&#8217;ın Endülüs&#8217;ü fethetmedeki sırrı, iç fetihteki derinliğidir. Tarık bin Ziyad (ra), Toleytola&#8217;da kralın sarayında gece, izbeye serdirdiği yatağının yanında, hazinelerin üzerine çıkarak, Rabbine şöyle hesap veriyordu: &#8220;Tank dün bir köle idin. Allah seni hürriyete kavuşturdu. Bugün fatih bir kumandansın, unutma yarın bastığın toprağın altına girecek ve Allah&#8217;a hesap vereceksin.&#8221;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fatih Sultan Mehmed Hazretleri&#8217;nin fetihten sonra, kıyamete kadar fethin sembolü kalacak olan Ayasofya&#8217;ya gidip, onbinlerce askerine &#8220;ikindi namazının sünnetini ömründe hiç geçirmeyen, geçsin namaz kıldırsın&#8221; hitabının cevabını alamayınca (onu geçirmeyen sadece kendisi olarak) namazı kıldırır. İşte dış fetihteki sır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu sırrın sırrı, ciddî bir metafizik gerilim, fevkalade bir muhasebe ve murakabe şuuru, ahiret hayatının; iki bekleme salonu mesabesinde olan gece ve gündüz, bu ikiden birinde mutlaka yolculuk olacak. Bu yolculuğun dostlara ulaşma ve onlarla buluşma, rızaya erme ile neticelenebilmesi için dünyanın makam, mansıp, servet, şehvet ve şöhretine takılıp kalmadan sahip olduğumuz İlâhî emanetlerin hakkını vererek üzerimize düşen sorumluluğun bilincinde hareket etmemiz lazımdır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Unutmamak lazımdır ki, gerçek hicret; kalpten her şeyi çıkarıp, Allah&#8217;a (cc) kavuşmakla mümkün olacaktır. Dua ve dileğimiz ahir zamanda zuhur edecek kudsîlerin bu işi gerçekleştirmesidir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hicretim.com/index.php/hicret-ve-fetih/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

