Hicret: Mukaddes Bir Yolculuk

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Prof. Dr. Osman Güner

Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de “muhacir” unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidardır!

Faran dağlarının eteklerine kurulu o mukaddes şehir, ‘Şehirlerin Anası’, o gün çok farklı bir hâdiseye şahitlik ediyordu. Güneş o sabah sanki bir başka doğmuştu, Mekke semalarında. Vakit, herkesin istirahat için köşesine çekildiği öğle vaktiydi. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘kardeşim’ diye iltifat ettiği Ebû Bekir’i (ra) ziyaret için o gün hiç de alışık olmadıkları bir zamanı seçmişti. Mekke’nin ıssız sokaklarını aşarak Hz. Ebû Bekir’in hânesine ulaştı, kapısını çaldı; içeri girmek için izin istiyordu. Her hâliyle şaşılacak bir hâdiseydi bu. Hz. Ebû Bekir, hâne halkıyla birlikte hemen ayağa kalktı ve: “Anam babam yoluna feda olsun! Vallahi bu saatte geldiğine göre, bunda mutlaka önemli bir iş var!” dedi önce. Sonra da hemen kapıya koştu ve göz aydınlığı misafirini içeri buyur etti. Merakla bekliyordu olacakları. Allah Resûlü önce baş başa kalmalarının daha uygun olacağını söyledi ise de, Ebû Bekir (ra), kızlarını kastederek: “Ey Allah’ın Resûlü, endişe etmeyin. Onlar benim kızlarım; Senin de ehlinden sayılır.” dedi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem): “(Bilesin ki,) Mekke’den hicret etmek için bana izin verildi.” dedi. Hz. Ebû Bekir heyecanla: “Birlikte mi, ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu. “Evet, birlikte.” diye karşılık verdi, Allah Resûlü.

Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mukaddes yolculukta refakat etmek için sabırsızlıkla bekleyen biri için bu haber, bir muştu, bir sevinç kaynağıydı. Çünkü Hz. Ebû Bekir, diğer arkadaşları gibi hicret için izin istediğinde, Efendimiz kendisine: “Acele etme! Belki Allah yanına bir arkadaş verir.” diye karşılık vermişti. O, bu sözlerden ne kastedildiğini anlamakta gecikmemişti. Hemen iki deve satın almış ve dört aydır da bu yolculuk için hazırlanmaya çalışıyordu. Allah Resûlü’nün bu sözleri onun için büyük bir lütuftu; kendini tutamadı, sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı… Sonrasında, tarihin akışını değiştirecek o mukaddes yolculuğa çıkmak için gerekli olan plân ve hazırlıkları yapmaya koyuldular…1

Hicret Öncesinde Oluşan Şartlar
Peygamber’in (sas) ve O’na iman edenlerin, bunca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk etmek zorunda kalmalarının sebebi neydi? Onları o ‘Peygamber Yurdu’ şehirden göç etmeye sevk eden hangi elemli hâdiseler yaşanmıştı? Yoksa bu yaşananlar, ilâhî bir plan gereği yüce bir davanın muvaffakiyetine giden yolda atılması gereken adımlardan biri miydi? Elbette öyleydi; zira Ebû Bekir’i (ra) Cennet’le muştulanmışçasına sevince boğan bu mukaddes göç, aslında öteden beri büyük dava adamları için mukadder olmuştu. Tarih şahittir ki, dünya çapında köklü yankıları ve tesirleri olmuş büyük hareketlerin önderleri ve tâbileri mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bir başka hakikat daha var ki, yüce davalar asıl başarılarını muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlardır.

Hiç şüphesiz insanlık tarihinin en yüce ve en asil hareketi, Peygamberler (asm) vasıtasıyla insanlığa ulaştırılan risâlet davasıdır. Bu yüksek mefkûreli kudsî dava insanlarından hemen herkes doğduğu yeri o yüce davası uğruna terk etmiş ve başka bir yeri yurt edinmiştir. Nitekim Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb, Hz. Musâ ve Hz. İsâ (asm) hep bu yüce mefkûre uğruna doğup büyüdükleri yurtlarından çıkarak yeni ufuklar arama peşinde koşmuşlardır.2 İnsanlığı karanlıklardan nura çıkarmak gibi mukaddes bir vazifeyi üstlenmiş olan bu kutsîler arasında en büyük muhacir hiç şüphesiz Efendimiz’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). O’nun (sas) yüce davası uğruna yaptığı hicret, hem çok meşakkatli ve muhataralı, hem de bir o kadar muhtevalı gerçekleşmişti. Bilindiği gibi, Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) mukaddes vazife, şirk bataklığının toplumu tümüyle kuşattığı, adaletin güçlülerin insafına bırakıldığı, kan davalarının sulh ve sükûneti derinden sarstığı, insan hayatının kabileler arası çatışmalarla heder edildiği, servetin sadece zengin ve aristokrat kesimin elinde dönüp dolaştığı ve en önemlisi de bunca haksızlığı işleyenlerin hesap vermek için dehşetli bir Gün’de toplanacaklarına dair inancın bütünüyle yok olduğu bir ortamda tevdi edilmişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine risalet görevinin verildiği ilk günden itibaren birlikte yaşadığı insanları, yaratılmışların kulu kölesi hâline getiren bu şirk bataklığından kurtarıp her şeyi yüce Kudretiyle var eden bir Yaratıcı’nın varlığına inanmaya ve insanın iyi veya kötü yaptığı her işin hesabının sorulacağı bir büyük Hesap Günü’nün varlığını kabule davet etmişti. Kısacası Allah Resûlü’nün tek dileği, Mekke toplumunun iman nuruyla aydınlanması ve düştükleri bataklıktan bir an önce kurtulmalarıydı.

Allah Resûlü’nün bu çağrısı, Mekkelilerce başlangıçta pek önemsenmemiş, hatta istihza ile karşılanmıştı. Ancak ne zaman ki, bu mukaddes davet toplumun farklı kesimlerinden hüsnü teveccüh görmeye başlamış, işte o zaman Mekke’nin ileri gelenleri bu çağrıyı kendi kurulu düzenlerini hedef alan ciddi bir tehdit olarak algılamaya başlamışlardı. Başlangıçtaki nispeten müsamahalı ve umursamaz tavırlarını bir tarafa bırakarak Resûl-i Ekrem ve etrafındaki müminlere karşı katı ve sert bir tavır sergilemeye yöneldiler. Bu katı muhalefet, Allah Resûlü’nün müminlerce yegane önder olarak inanılması ve buna bağlı olarak da tesirinin gün geçtikçe artmasından kaynaklanıyordu. Bu durum, Mekkeli liderlerce tehlikeli bir gelişme olarak algılandı. O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) bu davasından vazgeçirmek için ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Önce aile büyükleriyle konuşup O’nu yolundan döndürmelerini istediler. Olmadı, bu kez uzlaşmak için herkesin reddedemeyeceği kadar şahsî menfaat temin edeceklerine dair teklifler götürdüler. Bu da olmadı, bu sefer müminleri inançlarından vazgeçirmek için son çare olarak fiilî baskı ve işkence yöntemlerine yöneldiler.

Tarih bir kez daha tekerrür ediyordu; geçmişte yüce bir davaya gönül vermiş müminler inançlarından taviz vermeden güvenli bir ortamda dinlerini yaşayabilmek için nasıl başka bir vatan arayışı içerisine girmişlerse, Allah Resûlü ve Ashab’ı da aynı yolu izlemek zorunda kalmıştı. O (sallallahu aleyhi ve sellem), takatin sınırlarını zorlayan bu durum karşısında, müminlere biraz olsun rahat bir nefes aldırmak maksadıyla, güvenli bir bölge olarak gördüğü Habeşistan topraklarını ilk hicret yurdu olarak belirlemişti. Habeşistan yönetimi ve halkı ilk muhacirler için isabetli bir tercihti; zira Habeş Kralı tebaasına karşı adaletiyle ün salmış, iyiliksever bir insandı.3 Mekke’den giden bu ilk muhacir kafilesine hiçbir zorluk çıkarmamıştı; muhacirler huzur ve emniyet içerisinde Allah’a kulluk görevlerini ifa ediyorlar ve hiç kimseden ne bir baskı, ne de çirkin bir söz işitiyorlardı. Mekkeli müşrikler onları orada da rahatsız etmek istemişler; lâkin kralın, muhacirleri koruma konusundaki kararlı tutumu sayesinde isteklerine ulaşamadan geri dönmüşlerdi.

Mekke’de kalan müminler için hayat şartları günden güne ağırlaşıyor, müminler imanları uğruna her gün yeni yeni sıkıntılara müptela oluyorlar ve onlar için artık hicret kapısını çalmaktan başka bir çare de kalmıyordu. Müşriklerin baskıları daha da artmış; Kainatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashab’ına üç yıl süreyle boykot uygulanmış ve toplumla bütün münasebetleri kesilmek istenmişti. Bu tecrit ve kuşatma hareketinin ardından Allah Resûlü açısından fevkalâde üzüntü verici iki önemli gelişme daha yaşanmıştı: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce, hayatı boyunca kendisini himaye konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan amcası Ebû Tâlib’i kaybetmiş; ardından da kendisine bütün varlığıyla destek olan fedakâr eşi, Müminlerin Annesi Hz. Hatîce Validemiz’i dâr-ı bekâya yolcu etmişti. Yaşanan bütün bu acı ve endişe verici gelişmeler, müminler için âdeta yeni bir vatan arayışının habercisi gibi karşılarına dikilmişti.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), daha önceden sadece isteyenlerin gitmelerine izin verdiği Habeşistan hicretinden sonra, artık hem kendisi hem de Ashabı için bir kurtuluş vesilesi olur ümidiyle Mekke’den ayrılıp hicret etmeyi düşünmeye başladı. Bu münasebetle aklına ilk gelen yer anne tarafından akrabalarının da bulunduğu Tâif şehri oldu. Tâifliler Efendimiz’e davetine karşı, ‘Dağlar Meleği’ni bile ihtizâza getirecek insanlık dışı bir tavır sergilediler.4 Sonuçta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ vazifesini yapmak üzere geldiği bu şehirden ayrılırken, bir taraftan görevi ifa etmenin huzurunu yaşarken, diğer taraftan da hicret için geldiği bu yerden hüzünle geri dönüyordu.

Nihayet beklenen gelişme olmuş; inkârcıların Mekke’de onca baskı ve yıldırma teşebbüslerine rağmen müminlerin imanlarını koruma ve dinlerini yaşama hususunda gösterdikleri kararlılık, Mevlâ’nın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle hicret meyvesine dönüşmüş; Medine’nin tali’li insanları, Allah Resulü’nün hicret talebine müspet karşılık vererek, müminleri yurtlarına ve yuvalarına ortak etme isteklerini açıkça ifade etmişlerdi. Birbiri ardınca gerçekleşen iki Akabe toplantısında Medine’nin bu bahadır insanları, ‘Ensâr’ olacaklarını cihana ilân edercesine Resûlü Ekrem’e biat etmişler ve O’nu: “Ey Allah’ın Elçisi, beldemize buyurun!” diye Medine’ye davet etmişlerdi. Ciddiydiler; O’nun getirdiği her şeyi kabullenecek, O’na teslim olacak, nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı hassasiyeti O’na karşı da gösterecek, O’nu bağırlarına basacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara Cennet vaadediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve artık Medine’nin kapıları Muhacirlere ardına kadar açıktı.

Hicret Stratejisi
Öteden beri her yeni inanç veya düşünce, doğduğu çevrede hor karşılanıp aleyhine kampanyalar, baskılar ve sindirme çabaları oluşturulmaya başladığında, çok defa başka bir muhit onlara kucak açmış ve destek olmuştur. Yüce bir mefkûreye gönlünü kaptırmış her kutsînin kaderinde âdeta ilâhî bir kanun gibi şu değişmez çizgiler varlık sahnesine çıkıvermiştir: Önce gönülleri ‘iman ve aşk ateşi’ sarmış; sonra yığınları saptıran batıl düşünce ve inançlara karşı ‘mücadele azmi’ doğmuş; sonra da gerektiğinde insanlığın mutluluk ve saadeti uğruna malı-mülkü, yurdu-yuvayı her şeyi feda ederek, imanın kök salacağı başka âşina gönüller bulmak üzere ‘yollara dökülme’, yeni ufuklar arama gayreti (hicret) gerçekleşmiştir.5 Nitekim Yüce Kur’ân, ilâhî mesajları insanlığa duyurmak gibi kutlu bir vazifeyi üstlenmiş bütün peygamberler için bu hakikatin mukadder olduğunu Allah Resûlü’nün şahsında mealen şöyle ifade etmektedir: “Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler. Senden önce gönderdiğimiz resuller hakkında cârî olan ilâhî kanun budur. Sen Bizim nizamımızda asla bir değişiklik bulamazsın!”6

Âyetin vermek istediği mesaj açıktır: Hicret nasıl ilahî mesajı tebliğde önemli bir yere sahipse, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek sadece O’na iman ve ibadet ettikleri için7 peygamberi ve ona iman edenleri yurtlarından çıkmaya zorlayanlar, onların çıkışından sonra orada fazla kalamamışlardır. Nitekim Allah Resûlü’nün Mekke’deki en azılı düşmanları O’nun Mekke’den ayrılışından iki yıl sonra Bedir Savaşı’nda öldürülmüş8 ve bundan altı yıl gibi kısa bir süre sonra da Mekke fethedilmiştir. Tarihte yurdundan yuvasından hicret etmek zorunda bırakılmış Allah’ın peygamberleri için geçerli olan bu ilâhî kanun (sünnetullah), elbette onlardan sonra yollarından gidenler, misyonlarının vârisi olanlar ve onların düşmanları için de geçerlidir. Mevlâ’nın böylesine müstesna lütuflarla karşılık verdiği mukaddes bir göçün gerçekleşebilmesi, öncelikle insanın iç dünyasının sıhhatine, Allah’la irtibatının güçlü olmasına, nefisten kalbe yönelmesine, dünyevîliği terk edip uhrevîliğe doğru yükselmesine bağlıdır.

Önce Ruh Plânında Hicreti Yaşamak
Kutlu Beyan, iman, hicret ve Allah yolunda durmadan gayret (cihat) üçlüsünü birlikte zikretmek suretiyle, bir hakikatin üç ana mihverini nazara vermektedir9 ki, hakikate susamış gönüllerin doyasıya içtiği âb-ı hayat çeşmesinin üç kurnasıdır bunlar. Bu kurnadan yudumlayan “ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp nefis ve benliğini aşarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olması önemli bir merhaledir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü ‘Cihad-ı Ekber’dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.

Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, binbir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.”10

Dolayısıyla Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Müslüman, Müslümanların, elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Muhacir de Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden uzak duran kimsedir.”11 hadis-i şerifinin fehvasınca, öncelikle hicret, ferdin ruh plânında gerçekleşmelidir.

Yalnızca Allah’ın Rızasını Gözetmek
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’den Medine’ye hicretinde geride bırakılan eş-dost, mal-mülk ve dünyevî bütün değerler yalnızca Allah’ın rızası ve emri gereğince terk edilmişti. Onlar onca sıkıntıyı dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, sadece Allah ve Resûlü’nün fermanı olduğu için göğüslemişlerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) öncülüğünde gerçekleşen bu hicrette az da olsa farklı maksatlar taşıyan insanlar vardı ve O, bu duruma dikkat çekerek Allah’ın rızasını kazanmaktan başka bir niyetle hicrete katılanların, ancak niyet ettiği şeye göre karşılık alacaklarını ifade buyurmuştur: “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek olan da odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.”12 Bu hadîs-i şerîfte, sevdiği bir kadınla evlenmek gayesiyle hicrete katılan ve Medine’ye bu maksatla gelen bir Müslüman’ın durumu dile getirilmektedir. Amel ve davranışların niyetlere göre olması, şahsî gayelerini bir davanın idealleri altında gizlemeye çalışanlara karşı ifade edilen kesin ve değişmez bir hükümdür. Bu kimse böyle bir hareketin neresinde bulunursa bulunsun, sadece niyetine göre muamele görecektir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”13 buyruğuyla bir başka hakikate daha işaret etmektedir ki, insan ne kadar gayret ederse etsin, niyetindeki amelini yakalayamaz. Rahmeti sonsuz yüce Allah, kulunun yaptığı amelden ziyade, kalbindeki niyete göre karşılık verecektir. Dolayısıyla vicdanının ve ruhunun sesine kulak vermeyen insan boşa oturup kalkmış, ömrünü beyhude tüketmiş olacak, asla hâl ve hareketlerinde Allah’ın rızasını gözeten insanların elde ettiği neticeye ulaşamayacaktır.

Dine Hizmet Gayesi Taşımak
Allah Resûlü’nün Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdiği hicret, davetin artık orada yapılamaması dolayısıyla dışa açılmayı ve Müslümanların kendi ayakları üzerine durabileceği bir yere gitmeyi hedefliyordu. Bu hicret sayesinde Medine’de kurulacak site devletiyle İslâm daveti, kâmil mânâda ve kendi orijini ile temsile kavuşacaktı. Dolayısıyla zorunlu bir hicretle inananların hepsinin orada toplanması, bu yeni İslâmî oluşumun desteklenmesi açısından büyük önem taşıyordu. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet vardır. O hâlde cihada çağrıldığınızda hemen icabet edin!”14 beyanları da, Medine’ye hicretin hususî durumuna ve fetihle birlikte bu hicret mükellefiyetinin kalkmış olduğuna dikkat çekiyordu. Bu sebeple Mekke fethinden sonra gerçekleştirilen hicretler, çok sağlam bir niyetle ikame edilmeliydi.

Mekke’de yaşanan sıkıntılardan sonra gerçekleşen bu mukaddes göç, bir daralma ve sıkıntı hâlinden çıkarak inanç ve idealleri gerçekleştirmek gayesiyle yeni yurtlar ve imkânlar arayışı içinde olmaktı. Bu yönüyle Müslümanların hayatlarında hicret, zamanın belli bir vetiresinde gerçekleşmiş ve bitmiş tarihî bir hâdise değildir. Hicret, idealler ve inançlarla çatışan ve onları baskı altında tutan şartları değiştirme, insanın dine hizmet kastıyla yaşadığı tatlı kederlerine yeni çareler arama yolunda izlediği ilâhî bir plandır; ilâhî plandır, zira Yüce Mevlâ baskı ve zulüm altında kalmış müminlere, dinlerini yaşamak ve hizmet etmek gayesiyle hicret yolunu kullanarak yeni arayışlar içerisine girmelerinin gerekli olduğunu ifade buyurmaktadır: “İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: “Ne işte idiniz?” Onlar da: “Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik” deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: “Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?” İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!”15

Sırf İslâm’a gönül verdikleri için yaşadıkları baskılardan kurtulmak, ayağını sağlam basacağı emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına çok vefalı yardımcılar (ensâr) bulmak, İslâmî değerleri hayata hayat yapmak, yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe olan evrensel bir Dine insanları ulaştıracak köprüler kurmak… gibi hedeflerle gerçekleştirilen bu mukaddes göç karşılığında, Mevla-i Müteâl’den sağanak sağanak ilâhî lütufların beklenebileceği müjdesi verilmektedir ki, bu çok büyük bir bahtiyarlıktır: “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulü’ne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).”16

Netice itibariyle, geçmişten bu güne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdüğü çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişlerdir. Böylesine zorlu ve muhataralı bir yola koyulabilmek her şeyden önce insanın gönül dünyasını tezkiye etmesine, Rabb’iyle irtibatını muhkem kılmasına ve kendisini yeniden inşâ etmesine bağlıdır. Zira gerçek muhacir, Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de ifadesiyle, ‘Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden uzak duran kimsedir.’ Dolayısıyla hicret, önce ruh plânında gerçekleşmelidir. Hicret için onca zorluğu göze alan kimse, bütün bu fedakârlıkları dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, sırf Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yaptığının şuurunda olmalıdır. Nihâî merhalede, Allah ve Resûlü’nün fermanı gereğince dininin gereklerine göre yaşamak ve dinine hizmet etmek gayesiyle böyle mukaddes bir yola koyulanlara yüce Mevlâ (celle celâluhu) ilâhî lütuflarını sağanak sağanak yağdıracağını muştulamaktadır. Allah Teâlâ (celle celâlühü) inanmış gönüllere bu kudsî gayeye hizmet edecek ameller yapmayı nasip eylesin!..

* Ondokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi
oguner@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. Buhari, menâkıbu’l-ensâr 45.
2. Bkz.Bakara, 2/127; Hûd, 11/81; A›râf, 7/88; Yûnus, 10/90; Tâhâ, 20/77-78.
3. Beyhakî, es-Sünenü’l Kübra, IX/17.
4. Buhari, bed’ü’l-halk 7.
5. M.Fethullah Gülen, “Mukaddes Göç”, Sızıntı, Ekim 1985.
6. İsrâ, 17/76-77.
7. Hac, 22/40.
8. Ebu Davud, cihâd 115.
9. Bakara, 2/218; Enfâl, 8/72; Tevbe, 9/20.
10. Gülen, “Mukaddes Göç”, a.y.
11. Ebu Davud, cihâd 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/22.
12. Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; eymân 23; Müslim, imâre 155.
13. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, VI/185.
14. Buhari, cihâd 2; Müslim, imâre 86.
15. Nisâ, 4/97.
16. Nisâ, 4/100; ayrıca bkn. Nahl, 16/41,110.

Hicret ve Dil Bilme

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Sahabe olsun, öncekiler olsun, gittikleri yerlerin dilini bilmiyorlar mıydı? Dil, o zaman çok problem değildi. Sahabe içinde başka dilleri öğrenenler olmuştu. Efendimiz (sav), Zeyd ibn Sabit’e, Süryanice’yi öğren” deyince, hem de o dilde diplomatik mektup yazacak ölçüde onu 15 günde öğrenebiliyordu. Übeyy ibn Ka’b için de aynı şey söz konusudur. Yani dil öğrenmek, şimdi olduğu gibi o zaman problem değildi. Bununla birlikte, dini tebliğde dilin ikinci derecede bir önem taşıdığını defalarca arz etmeğe çalıştım. Önemli olan, hal dilidir ki, bu dil, evrenseldir. Her yerde geçer ve anlaşılır. İnsanlar, size, davranışlarınıza, ahlâkınıza, ilim ve irfanınıza, ortaya koyduğunuz işe baktıkları zaman, “İşte bunların tâbî olduğu din, hak din olabilir” diyorlarsa, o zaman dil, aradaki boşlukları doldurmada bir hizmet görebilir. Biz, cihan çapında geriler ve yıkılırken, bütün İslâm âlemi, hâlâ belini doğrultamadığı bir hezimeti yaşarken, belki her evde Kur’an-ı Kerim vardı; çok güzel daha başka kitaplar da vardı… Fakat, Kur’an-ı Kerim mehcur olmuş, arkaya atılmışsa, Kur’an’la insanlar arasına mesafeler girmişse; bir hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, Kur’an bir vadide, insanlar bir başka vadide ise, dil bilseniz dahi ne işe yarar ki?”

M.F.G Amerika’da bir ay

Hicret mi, Kalıp Dine Hizmet mi?

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Herhangi bir yerde kalıp, Allah rızası için hizmet görme ile, o yerde ibadetleri yapamamayı nasıl te’lif edebiliriz? Herhangi bir yerde kalıp, Allah rızası için hizmet görme ile, o yerde ibadetleri yapamamayı nasıl te’lif edebiliriz? Göreydin, melekler kendi kendilerinin zalimi olarak canlarını alırken, ‘ne işle meşguldünüz de, ibadetlerinizi yerine getirmediniz?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘biz ezildik, zayıf bırakıldık’ der. Melekler, ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret edeydiniz?!’ diye karşılık verirler” âyeti, imanın gereklerinin yerine getirilememesi durumunda hicreti emrediyor.
Herhangi bir yerde dîn-i mübîn uğrunda hizmet vermek mümkünse, oradan ayrılmamak lâzım. Eğer orası terk edilirse, o yer, bütünüyle ilhada ve helâke bırakılmış demektir. Arzın tamamı Allah’ındır ve dolayısıyla her yerde Allah’a ibadet edilmelidir. Bunun için çalışmak, Müslüman’ın vazifesidir. Fakat, Mekke’de Efendimiz’e yapıldığı gibi, artık o yerde kalıp, hizmet vermek mümkün olmazsa, böyle durumlarda, oradan ayrılma olabilir; fakat bu ayrılma, ebediyen orayı terk etmek demek değildir; geçici ve maksatlı bir ayrılmadır. Bazıları da vardır ki, o yerde bir şey yapması mümkün değildir. Bu mümkün olmadığı gibi, bırakın inancını yaşamayı, iman etmesi bile güçleştirilmektedir. Bu durumda, bu insanların, imanlarını korumaları ve ibadetlerini serbestçe yapabilmeleri için, bir başka yere hicret etmeleri üzerlerine borç olur. Habeşistan hicreti, buna bir misaldir. Herhalde mesele bu ölçüler çerçevesinde ele alınırsa, problem kalmaz.”

Amerika’da Bir Ay

Hicret Çeşitleri ve En Faziletli Hicret

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Prof. Dr. Davut Aydüz
Hicret, yaratıldığı günden bu yana hiç durak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de, hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.

Evet, ruhlar âleminden hareket eden insanoğlu anne karnına, anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme, ölümden sonra da berzah, haşir, mîzân ve sırâta uğrayarak upuzun bir sefere çıkmıştır. Biz bu yazımızda, insanoğlunun dünya hayatında yaptığı yolculukların (hicretlerin, göçlerin) çeşitlerini ve bunlar içinde en faziletlisini açıklamaya gayret edeceğiz.

HİCRET ÇEŞİTLERİ
Âlimlerimiz, yeryüzünde yapılan yolculukları iki gruba ayırmışlardır. Birisi, bir şeyden kaçmak, diğeri ise bir şey taleb etmek niyetiyle yapılan yolculuk (hicret)lar. Birinci kısım altı şekilde ele alınabilir:

1. Hicret: Dâru’l-harp’ten dâru’l-İslâm’a gitme. Hz. Peygamber (sav), Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra, Mekke’deki müslümanların da Medine’ye hicret etmeleri farzdı.

2. Bid’at işlenen yerlerden yapılan hicret. İmâm-ı Mâlik’e göre; selefe söğülen yerde bir mü’minin oturması helâl değildir. İbn Arabî bu görüşün sahih olduğunu söyledikten sonra şöyle der; eğer gördüğün münkeri değiştiremiyorsan oradan ayrıl. Çünkü Allah Teâlâ: “Ayetlerimiz hakkında (münâsebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğuyla beraber oturma!” (En’âm, 6/68) buyuruyor.

3. Haramların hâkim olduğu yerlerden hicret. Çünkü helâli aramak her müslümanın üzerine farzdır.

4. Bedene yapılan eziyetten kurtulmak için yapılan hicret. Müslümanın bedenine yapılan eziyetten dolayı hicret etmesine izin vermesi, Allah’ın lütuflarından birisidir. Bu hususta ilk hicret eden kişi Hz. İbrahim (as)’dir. Kavminden çok çekince: “Ben Rabbim(in emrettiği yer)’e hicret edeceğim” (Ankebût, 29/26), “Ben Rabbime gideceğim. O beni doğru yola İletecek” (Sâffât, 37/99) demiştir.

5. Hastalık korkusuyla, sağlığa zararlı pis yerlerden temiz yerlere hicret.

6. Mala verilecek zarar korkusuyla hicret. Müslümanın kanının hürmeti nasılsa malının hürmeti de öyledir.

7. Bir şey talebiyle yapılan hicretler. Bu da kendi arasında ikiye ayrılır. Din ve dünya talebi. Dînî taleble yapılan hicretler sekiz kısımda ele alınabilir.

1. İbret için yapılan hicretler. Allah Teâlâ: “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?” (Mü’min, 40/82) âyeti ve benzeri âyetlerde bunun için gezmeye teşvik etmektedir. Bazılarına göre Zülkar-neyn’in yeryüzünü gezmesinin sebebi, Allah’ın acâib sanatlarını görmek içindi.

2. Hac için yapılan hicretler. Birinci maddedeki hicret her ne kadar mendûp olsa da, hac için yapılan hicret farz olan hicrettir.

3. Sırf cihâd için yapılan hicret.

4. Maîşet için yapılan hicret. Aile reisi olan kişinin, ailesini geçindirmesi farz olduğundan, maişetini kazanmak için gerektiğinde hicret etmesi de farzdır.

5. Ticâret ve daha çok kazanç için yapılan hicret. Ticâret Allah’ın lütfu olarak caizdir. Hac’ta bile ticâret yapmak câiz olduğuna göre, diğer zamanlarda evlâ tarikiyle câizdir. “Rabbinizin lütuf ve keremini dramınızda sizin için bir günâh yoktur.” (Bakara, 2/ 198).

6. İlim talebiyle hicret.

7. Mübârek yerlere yapılan hicret. Peygamberimiz (sav) sadece üç mescide; Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’ya yolculuk yapılabileceğini bildirmişlerdir (2).

8.Müslüman kardeşini ziyaret için hicret. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadîslerinde bu konuda şöyle buyururlar:

“Birisi, başka bir köyde bulunan bir din kardeşini ziyâret etmek için giderken Allah Teâlâ da bu adamın yolunu gözetlemek için bir meleği me’mûr etmişti. O zât meleğin yanına gelince melek, nereye gittiğini sorar:

-Şu köyde bir kardeşim var, ona gidiyorum, cevabını alır.

-O adamın sana geçmiş bir iyiliği var da onu devam ettirmek için mi gidiyorsun? dedi. O da:

-Hayır, ben o zâtı sırf Allah için severim, dedi. Bunun üzerine melek:

-Ben Allah Teâlâ’nın sana yolladığı elçisiyim. Sen o adamı nasıl seviyorsan, Allah da seni öylece seviyor,” (3) dedi (4)

EN FAZİLETLİ HİCRET
Yukarıda saydığımız hicret çeşitlerinden başka bir hicret daha vardır ki, Peygamber Efendimiz (sav) onun hicretlerin en faziletlisi olduğunu söylemektedir. İbn Ömer’in rivâyet ettiği bir hadiste: “Birisi Hz. Peygamber (sav)’e Yâ Resûlallah! En fazîletli hicret hangisidir? dedi. O da: Rabbinin kerih gördüğü şeyleri terk etmendir diye cevap verdiler” (5). Suyûtî bu hadisin şerhinde şöyle demektedir: “Allah’ın yasakladığı şeyleri terk etmek vatanı terk etmekten daha hayırlıdır. Çünkü vatanı terk ederek yapılan hicretin asıl gayesi, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır” (6).

Başka bir hadîs-i şerifte ise: “‘Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terkeden kimsedir” (7), diğer bir rivâyette de: “Muhâcir hata ve günahları terkeden kimsedir” (8) buyurmuşlardır.

Bir müslümanın Allah rızası için kendi öz vatanını terketmesi zor olmasına rağmen, mükâfâtı da o kadar çoktur. Bir hakikatin değişik rükûn ve yönlerinden ibâret olan; îman, hicret ve cihad üçlüsünün, Kur’ân-ı Kerîm’de ekseriya peşipeşine zikredilmesi, meselenin ne denli ehemmiyet arzettiğinin en parlak delilidir. Peygamber Efendimiz (sav) de bir çok hadis-i şeriflerinde bunu beyân etmişlerdir. Fakat bir kimse, vatanını terketmek sûretiyle yapılan bu hicreti, ömründe bir veya sadece birkaç defa yapabilir. Ama bizim hergün sayısız kere yapabileceğimiz bir hicret çeşidi vardır. Hem de Hz. Peygamber (sav) tarafından en fazîletli hicret diye adlandırılan bir hicret. Allah’ın yasakladığı şeyleri terketme… günahlardan uzak kalma.. işleyebilecekken, hiç mani yokken bile, küçük bir isyan da olsa terketme.. haramlardan helâllere hicret.. isyandan itaata hicret.. mekruhlardan sakınıp, bid’atlardan uzak kalarak nafileleri yapma ve sünnetleri yaşamaya hicret.

Ayrıca; insanın, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma; hareketsizlikten ve dağınıklıktan hareket ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye; binbir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret manası vardır ve bu manalarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, vatanını terkederek yapacağı hicretin, fonksiyonunu tam edâ edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişâma, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler (9).

DİPNOTLAR
2. Sahih-i Buhârî, Fadlü’s-salâti fî mescid-i Mekke ve’l-Medine 1; Sünen-i Ebî Dâvud Menâsik 94.
3. Sahîh-i Müslim, Birr 38.
4. Ebû Bekr Muhammed b, Abdillah (İbn. Arabî), Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 484-486.
5. Sünen-i Nesâi, Bey’at 12; Ahmed b. Hanbel Müsned IV, 114.
6. Sünen-i Nesâi, Bey’at 12.
7. Sahîh-i Buhârî, İmân, 4; Sünen-i Ebu Dâvûd, Cihâd 3.
8. Sünen-i İbn Mâce Fiten 2.
9. Yitirilmiş Cennete Doğru, s. 8.

Hicret – Sızıntı Dergisi

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Haziran 1995 Yıl :17 Sayı :197

Hicret engin gayeli mukaddes bir göç.. inanç, duygu ve düşünce zenginliğiyle beslenerek gerçekleştirilen böyle hedefli bir göç, hulûsun derinliği ölçüsünde insanın semavî seyahatlerine denk sayılabilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu seyahatin hem semavî olanıyla hem de arzda cereyan edeniyle şereflendirilmiştir. Bunlardan birincisi, has çerçevesiyle O’na mahsus ve başkasına müyesser değil; ikincisi ise belli şartlar altında, kıyamete kadar herkese açık bir şehrahtır. Peygamberlik semâsının ayı-güneşi o büyük insana kadar, binler ve yüzbinlerin yürüyüp gittiği feyiz ve bereketiyle pırıl pırıl bir şehrah. Hiç şüphesiz bu mukaddes göçün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını da, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin Medar-ı İftiharı gerçekleştirmişti.. O, ayağını sağlam basabilecek emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe derinlikleri olan evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler kurmak için, emri öteden, böyle bir göçe katlanmıştı.

Plân ve proje geniş ve semâ buudlu.. mebde’ ve netice arasındaki mesafeler insafsız.. bir baştan bir başa iblis ve gulyabaniler güzergâhı bu uzun yolda, her yanda kötülük duygu ve tutkusu, her dönemeçte bir yığın fitne ateşi.. evet bütün bu olumsuz şartlara rağmen gönülleri ümit, itmi’nân ve inşirahla coşturmaya yetecek kuvvet kaynağı ki “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dilinde ve gönlünde.. Allah’a dayanmış, tevfike râm olmuş ve bu uzun yola koyulmuştu.. koyulmuştu ve yürüyecekti arkasına bakmadan.. yürüyecekti arkasındakileri bırakmadan…

O gün, Mekke’nin inkârcı ve dayatmacı zorbaları karşısında her yol deneniyor, her çareye başvuruluyordu ama bu gaye ve vazife insanına göre, yapılanlarla olanlar arasında tenasübün bulunmadığı da bir gerçekti. İşte bu tenasübsüzlük, zaten, vazife şuuru ve hizmet aşkına kilitli Hazret-i Sahib-i Risaleti. Mekke’nin dışında yeni muhatablar aramaya sevkediyordu. Taif bu mülâhazanın ilk rüyası, peygamberlik davasının Mekke dışındaki ilk konağı ve bir sürü eza ve cefaya rağmen, tek bir mü’min tesellisiyle mağmum fakat ümitli geriye dönülen ilk hicret ülkesi olmuştu. Sonra Mina’nın sarp, ürperten fakat candan Akabelerinde taşradan gelenlerle “sırran tenevverat” kuşağında cereyan eden gizli görüşme ve aşina sîneler arama. Aranan kimdi onu kestirmek çok zordu ama, bulunan Medine’nin altı talihlisi olmuştu. İlklerden bu altı bahtiyar, insanlığın makûs kaderinin değiştirilmesinde, nübüvvet elinin kullandığı ilk manivela olacaktı. Beşerin ebedî halaskarı hakkında bütün bildikleri, sırf Yahudi cakası bir kulak dolgunluğundan ibaret olan: “Allah son bir peygamber daha gönderecek ve İsrailoğulları O’nun bayrağı altında cihanla bir kere daha hesaplaşacaklar” söylentisiydi. Gerçi bu ümniye onların işine fazla yaramamıştı ama, Medine yerlilerinin sînelerindeki hakikat tutkusunu yönlendirmeye ve ateşlemeye yetmişti. Bu basit malumat o zaman, bir büyük gerçeğin kuluçkası ve cevher madeni olmuş, mevsimi gelince de, ebedlere kadar “Ensar” nâm-ı celîliyle serfiraz olacak Medine halkının etekleri mücevherlerle dolmuştu.

Bu ilk altı kutluyu, daha sonra, ayrı bir on bahtiyar takip etmiş, müteakip sene de, içinde kadınların da bulunduğu yetmiş kişilik bir kudsîler topluluğu ikrarlarını ilân, teslimiyetlerini ifade ve Resûlullah’ın çağrısına “evet” demenin yanında, Efendimiz’i Medine’ye davet etmek üzere, yine bir kuytu yerde o Ebedî Halaskâr’la görüşmüş, biat etmiş ve O’na “Buyurun beldemize!” demişlerdi. Ciddiydiler; O’nun getirdiği her şeyi kabullenecek, O’na teslim olacak, nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı hassasiyeti O’na karşı da gösterecek, O’nu bağırlarına basacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara cennet vaadediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve Medine’nin kapıları da Muhacirlere ardına kadar açıktı.

Üçer-beşer Mekke boşalıyor.. açık-kapalı herkes Medine’ye akıyor.. hicret edenlerin fedakârlığı, Ensar’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşıyor ve derken arz yolculuğu adetâ mi’raçlaşıyor, semâvîleşiyor ve mekân üstü âlemlerde meleklerin seyahati çizgisini buluyordu. Tabiî, arzdaki bu semavî yolculuğun en son kafilesi de yine peygamberlik kafilesinin sonuncusuyla noktalanıyordu. Ama her mazhariyetin ma’ruziyet çizgisinde cereyan esprisiyle, O’nun hicreti de “belanın en çetini hep peygamberlerin başına…” esasına göre gerçekleşiyor ve o korkunç ölüm vadileri teslimiyet ve tefviz kanatlarıyla aşıla aşıla münevver beldeye ulaşılıyordu.. hem öyle bir ulaşılıyordu ki, ne Sürâka’nın o günkü ruh haleti itibariyle sirkatinden daha karanlık düşüncelerine, ne Sevr Mağarasının içinde ve dışındaki çıyanların ağına, ne de yoldaki haramilerin fiilî insafsızlığına ma’ruz kalınıyordu. Sürâka sahâbeliğe namzet bir dosta dönüşüyor.. Büreyde arkadaşlarıyla beraber İslâm’la tanışıyor.. ve derken o Gül insan, tipinin-boranın estiği yollarda, her yanı gül bahçesine çevire çevire güneye yürüyordu…

Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli Mekke’de esire dursun, Allah Rasulü Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu bir kutlu yere kuruyor ve mescidle iç içe mübarek hanesine yerleşiyor.. yerleşiyor, sonra da İlâhî mesaj ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlıyordu.

-O hayatın kaynağına da onu üfleyene de ruhlarımız feda olsun!-

Hazret-i Adem, hicret ma’nâ ve ruhunun vaadettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için, cennetten dünyaya uzanan bir uzun sefere çıkmış.. Hazret-i Nuh, karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.. Hazret-i İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmış.. Hazret-i Musa, anne evinden Firavun sarayına ondan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.. Hazret-i Mesih eski peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmiş.. ve bu dönemin ilk kudsîleri de eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdi.

Çağın kudsîlerine gelince; onlar “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa onun mükâfatı Allah’a aittir” diyerek dünyanın her yanına dağılacak ve asrın gerektirdiği usûl ve metodlarla soluklarını her tarafa duyuracaklardır. Onların bu hicretleri sayesinde imâna, Kur’ân’a uyanacaklar olabileceği gibi, vicdanlarında dostluğu ve diyalogu duyanlar da olacaktır.

Evet onlar, Hira Dağından ruhlarına akseden mirası, gezip her yerde soluklayacak.. ümitsizlikle uyuşmuş gönüllere diriliş yollarını gösterecek.. mantıkla İlâhî varidatı birden duyup, herkese duyuracak.. kalp ile Kur’ân arasındaki engelleri kaldırarak şu birkaç asırlık ayrılığı sona erdirip bir en büyük buluşmayı sağlayacak ve hareketlerinin tamamen imân, aşk ve heyecan yansı olduğunu, günümüzün sarsık, yeisle kıvrım kıvrım ve tutarsız çocuklarına öğreterek, onları fâni hayatın dar ve boğucu atmosferinden kurtarıp bir kere daha onlara var ve hür olma yollarını, sevme ve saygılı davranma adabını öğreteceklerdir.

Diğer Peygamberlerin ve Hz. Musa’nın Hicreti

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Diğer peygamberlerin hemen hepsinin misyonlarının bir noktasında hicret olmasına mukabil, Hz. Musa’da (as) risaleti öncesi bir hicret var. Bunun hikmeti nedir? Hicret’in temel esprisi, temel manâsı, bir misyon sahibinin, doğup büyüdüğü, çocukluğunu geçirip tanındığı yerden, tanınıp bilinmediği bir başka yere göç etmesi ise, bütün hicretleri bu manâ zaviyesinden ele alabiliriz. Bir insana, doğup büyüdüğü yerde fazla itibar edilmez. Çocukluğundaki bir kusuru, gençliğindeki bir hatası göze batar; ayrıca, o orada, bizim falanca”dır. Fakat bir misyon ve o sahada hizmet aşk ve şevkiyle bir başka diyara giden insan, orada yepyeni biri olarak karşılanır. Hz. İbrahim, (as) doğup büyüdüğü Irak’tan Kenan diyarına gelmiş; Hz. Lût (as), Sodom ve Gomore’ye gitmiş, Efendimiz (sav) ise, Medine’ye hicret buyurmuşlardır. Hz. Musa ise, kendisine risalet verilmeden önce Medyen’de 10 yıl kadar kalmıştır ki, bu, onun için sanki bir eğitim ve risalete hazırlık dönemi olmuştur. Daha önce de bahsi geçtiği gibi, Firavun’dan firarla, Cenab-ı Hakk’a mülâkî olma dönemi geçirmiş ve 10 yıl önce geldiği yerden, hüküm sahibi bir rasûl olarak dönmüştür.”


M.F.G Amerika’da Bir Ay

Yusuf İslâm (Hicret) – 11 Mp3

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş

Yusuf İslâm (Hicret) – I


Yusuf İslâm (Hicret) – II


Yusuf İslâm (Hicret) – III


Yusuf İslâm (Hicret) – IV


Yusuf İslâm (Hicret) – V


Yusuf İslâm (Hicret) – VI


Yusuf İslâm (Hicret) – VII


Yusuf İslâm (Hicret) – VIII


Yusuf İslâm (Hicret) – IX


Yusuf İslâm (Hicret) – X


Yusuf İslâm (Hicret) – XI

Yusuf İslâm (Hicret) – XI

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş




Yusuf İslâm (Hicret) – X

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş



Yusuf İslâm (Hicret) – IX

Posted by: admin  :  Category: Kategorilenmemiş







Serdengecti.org weB Grup


Kapat!